LİDER OLUNMAZ, LİDER DOĞULUR!
Hani bir söz vardır “lider olunmaz, lider doğulur” diye. Gerçekten de liderlik sorunu asrın insanının en fazla ihtiyaç duyduğu bir konudur. Geçmiş tarihlerde dünyaya yön veren, çağ açıp çağ kapayan, insanlığa huzur ve saadet getiren, işgal ve zulümlere son veren, fetihlerle ele geçirilen yerlere, gönüllere, bereket getiren eşsiz liderler yetiştiren bir millet olduğumuz için şanslı bir milletiz…
Ama maalesef geçmişteki bu şansımızın devam ettiğini söylersek biraz abartılı konuşmuş oluruz. Dünyada olduğu gibi memleketimizde de son dönemlerde maalesef lider kıtlığı çekilmektedir.
İnsanlar yaratılış gayelerinin dışına çıktıkça, esastan uzaklaşmış, yüce davalardan uzaklaşmış, günü kurtarma felsefesine bürünmüş, kendi nefsinden başka hiç bir şeyi düşünmemeye alışmış, “ben” merkezli bir yaratık halini almıştır. Bütün olayları sadece kendi çıkarları doğrultusunda düşündüğünden, düşünce ufukları öteleri ve geleceği anlamaktan uzaklaşmış, bırakın öteleri kuşatmayı, bugünü değerlendirmekten, yarını hesap etmekten uzak bir hâl almıştır…
Bu kadar kargaşa içinde bocalayan insanlar kendi kendine yeterlilik arz edemeyince, başkalarının akıllarıyla hareket etmek durumunda kalmıştır. Koca imparatorlukların yıkılış sebeplerine baktığımız zaman görmekteyiz ki, başkalarının akıllarıyla, tavsiye ve emirleriyle hareket eden sözüm ona liderlerin büyük rol oynağını görürüz…
Başkalarından akıl alma süreci, batılılaşma sürecinde o kadar ileri gitti ki; bizi, bize ait olmayan fikirler doğrultusunda yönetmeye kalkışmak moda halini almıştır…
Başkalarını takip etmeğe, özelliklede batı kültürü ile bütünleşmeye kalkışınca da kendi kültürümüzden ve inançlarımızdan uzaklaştırıldık. Neticede de yüce fikirlere ve davalara sahip bir millet, başkalarının oyun ve oyuncağı olmaktan kurtulamadı…
Son dönemin bizi yönetmeye memur kılınan yöneticilerine bakınız… Ufuklarını, gördüklerini, göremediklerini kontrol ediniz, ne kadar acıklı hallere düştüğümüzü görüsünüz…
Açılım diye yola çıkıyorlar, bir adım sonraki uçurumu, parçalanmayı göremiyorlar…
Üstünde bir milletin mutabakata varamadığı, kamplaşmalara sebebiyet verdiği, hizmet değil hezimete yol açacak tuzakları bulunan anayasa paketleri hazırlıyorlar…
Ecnebilerin akıllarıyla yürütülen iç ve dış siyaset tamamıyla tıkanmıştır. Gerek ekonomik, gerek siyasi, gerek kültürel, hemen her sahada devletin kurumları, milletin umutları tel tel dökülmekte, ne olduğu milletimiz tarafından belli olmayan projeler, pazarlıklar ve icraatlar sayesinde, milletimiz bölünme parçalanma sürecine doğru sürüklenmektedir…
Millet olarak sinesinden çok liderler çıkaran Türk milleti, muhtaç olduğu liderleri yine kendi bağrından çıkarmaya muktedirdir ancak, öncelikle yaratılış gayesini bilen, Hakk’a kulluk eden, bencillikten kurtulan, bir mantık içerisine girilmesi gerekmektedir.
Halk bu mantığa bürününce, Hakk bu yönde tecelli eder;
“İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.”(Ra’d suresi 11. Ayet) U.Kepekçi-TUNALIM
“HAYIR” DA YARIŞALIM…
HAYIR’da yarışalım ki Türkiye Kurtulsun! |
1982 ANAYASA'SINA RAHMET OKUTACAKLAR...
Anayasa referandumunda ‘Hayır’da Yarışalım’ sloganıyla çalışmalarını hızla sürdüren Bağımsız Türkiye Partisi’nin hukukçu kurmaylarından Prof. Dr. Ünal Emiroğlu, “1982 Anayasa’sına rahmet okutan bir ısmarlama Anayasa’yla karşı karşıyayız” dedi
12 Eylül’deki Anayasa referandumunda ‘hayır’ oyu verecek olan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) çalışmalarına hız vererek devam ediyor. BTP Genel Başkanı Yardımcısı Anayasa hukuku uzmanı Prof. Dr. Ünal Emiroğlu Aydın’da düzenlenen bir programda vatandaşlara Anayasa değişiklik paketiyle ilgili olarak dikkat çekici açıklamalar yaptı. Prof. Dr. Emiroğlu, “12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonucu hazırlanan bu 1982 Anayasa’sına rahmet okutan bir ısmarlama Anayasa’yla karşı karşıyayız” şeklinde konuştu.
Hukuku ele geçirmek istiyorlar
AKP’nin hazırladığı Anayasa değişikliğinin 1982 darbe Anayasa’sına bile rahmet okutacak bir değişiklik olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı Yardımcısı Prof. Dr. Ünal Emiroğlu, “iktidar yargıyı tamamen ele geçirmeye çalışıyor” dedi. Prof. Emiroğlu şöyle konuştu: “Hukuku ele geçirme amacı söz konusu. Ve bunu bizim önümüze koyuyorlar. Kendi yasalarını halka da tasdik ettirmek için adeta kendi suçlarına bir iştirakçi arıyorlar.”
PKK’lıların ayağına mahkeme götürülmüştü
Konuşmasında son dönemde yaşanan yargılamalara da dikkat çeken Prof. Dr. Ünal Emiroğlu terörist başı Apo’nun talimatıyla açılıma destek için Kandil Dağı’ndan gelen PKK’lı teröristlere mobil mahkeme kurulmasını da değerlendirdi. Emiroğlu şunları söyledi: “PKK’yı davet ediyoruz, davulla zurnayla karşılıyoruz. Onların ayağına mahkemeleri götürüyoruz. Seyyar mahkeme diye bir şey Türk adaletinde var mı? Olmaz. Herkes mahkemeye çağrılır, mahkeme şüphelinin ayağına gitmez. Ve kendilerinin deyimiyle ince bir ayar çekilmiştir. Türk ulusu adına karar veren bir mahkemenin bu baldırı çıplakların ayağına götürülmesini ben anlayamıyorum.”
Evet demek için de sebepler var…
Vatandaşlardan referandumda ‘hayır’ oyu vermelerini isteyen BTP Genel Başkanı Yardımcısı Prof. Dr. Ünal Emiroğlu, “bu pakete ‘evet’ demek için bazı gerekçeler var” dedi ve bu gerekçeleri şöyle sıraladı: “Evet demek için de bazı gerekçeler var mı biraz da oradan bakalım. Niye ‘evet’ diyebiliriz bu Anayasa’ya? Recep Tayyip Erdoğan’ın padişahlığını istiyorsanız, evet deyin. Hukuk devleti yerine ‘guguk devleti’ istiyoruz, diyorsanız ‘evet’ diyebilirsiniz. Beraber yürüdük biz bu yollarda sözleriyle yola çıkan bu arkadaşlar çıkmaz sokağa girmiş durumdalar. Bunların yolsuzluklarına devam demek istiyorsanız, referandumda ‘evet’ diyebilirsiniz. Biz çocuklarımıza, oğullarımıza ‘gemicik’ alamadık. Bunlar oğullarına ‘gemicik’ aldılar. Bu gemicikleri, transatlantiklere değiştirmek istiyorsanız, evet deyin. Ama bunları istemiyorsanız ‘hayır’ demek için çok sebebimiz var.TUNALIM...
AKP’nin Yahudi Ofer’e peşkeşi ve referandum
Danıştay, tüyü bitmemiş yetimlerin haklarını sümen altından Ofer grubuna veremezsin, demiştir. Bu sebeple referandum paketine “hayır” demek, vatan, millet, hukuk ve iman borcu halini almıştır.
İşte size AKP’nin elini–kolunu bağlayıp yetkilerini alarak hadım olmuş hukuk haline çevirmek istediği Danıştay’ın millet ve devlet adına “hayır”lı ve “yerinde” kararlarından birkaç örnek daha…
Referandumda oyları bölmeden ve peşkeşçi AKP’ye kaptırmadan, 70 milyon hep beraber “Hayır”da yarışalım, diye bu örnekleri hatırlatıyorum…
1– AKP hükümeti İstanbul’un gözbebeği ve iş merkezi Karaköy–Beşiktaş tarihî sahil yerleşkesindeki Galataport’u ihale–mihale yapmaksızın sümen altından Yahudî Sami Ofer grubuna devrediyor. Yine aynı şekilde rekabet ve pazarlık şartları oluşmaksızın, millet ve devlet menfaatleri gözetilmeksizin kelepir fiyatına TÜPRAŞ, TELEKOM, SEKA vs. en kârlı işletmeler, değerlerinin ve müştemilatlarının yüzde 1 fiyatına elden çıkartılıyor, ecnebilere devrediliyor. Danıştay hepsini durdurdu. Danıştay sürekli önüne çıktı, Galataport’u Yahudi Ofer’e böyle pazarlıksız veremezsin dedi. (Danıştay 6. Dairesi, 6 Ocak 2006). AKP Hükümeti, hukuku dolandı vereceklerini verdi. Aynı şekilde TÜPRAŞ, TELEKOM vs. en kârlı işletmeleri ecnebilere veremezsini, dedi, durdurma kararları verdi. (Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2004; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 3 Ocak 2006) Hükümet, TÜPRAŞ, TELEKOM gibi birçok işletmede yine yapacağını yaptı, elden çıkarttı.
Galataport ise referandum sonrasını bekliyor.
Referanduma evet demek, bütün bu peşkeşlere evet demektir. Galataport’un Yahudi Ofer’e peşkeş çekilmesine evet demektir.
Bu işletmeler, milletin malıdır, tüyü bitmemeiş yetimlerin hakkıdır, ayağında çarık ve sırtında fanila olmayan milletimizin Kuruluş Mücadelesini dişinden–tırnağından artırıp ortaya çıkarttığı en kârlı işletmelerdir. Bunlar ecnebiye verilemez, bunları “peşkeş çekmeye hayır” demek için referanduma hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
Tekel işletmelerinde de, şeker fabrikalarında da aynı peşekeş yaşanmıştır, Danıştay dur demiştir.
2– “Tekel’i şakır şakır yabancıya sattık, işçilerini de ya kapının önüne koyalım ya da 4C çuvalına sokarak köle gibi çalışsınlar” hükmüne vardılar, Danıştay durdurdu. (Danıştay 12. Dairesi, 1 Mart 2010) “Şeker fabrikalarını da Tekel gibi yabancıya satalım, nasıl olsa işçilerini 4C yaparız” dediler, Danıştay onu da durdurdu. (Danıştay 13. Dairesi, 23 Ocak 2010)
Referanduma evet demek, bütün bu peşkeşlere ve haksızlıklara evet demektir. Bu peşkeşleri ve haksızlıkları son erdirmek için referanduma hayır diyoruz! Hayırda yarışıyoruz!
3– AKP hükümeti, 6–7 sene tıp okuduktan sonra üzerine 5 yıl daha ekleyip ihtisas için anası ağlayan doktorları, hem bedavaya çalıştırmak, hem de muayene açtırmamak istedi. Mesaiden sonra muayenehanende dahi çalışamazsın, dedi. Ya özele geçeceksin, yahut devlette çalışıyorsan muayenehane açmayacaksın dayatması yaptı. Sağlık hizmetini taşeronlara devretti.
Öte yandan da ihtisas yapan doktorlara 1 700 TL civarında maaş verirken, henüz yeni mezun olmuş ve ihtisas yapmamış pratisyenlere de 5 bin TL artı, 2 bin 500 TL para vererek Aile Hekimi olarak atama yoluna gitti. Devlet ve üniversite hastanelerindeki doktorlara adeta kapıyı gösterdi. Doktorlar da mağdur oldu, millet de mağdur oldu. “Doktorlar ukalalık yapmasın, alayını taşeron yapalım, mal gibi kiralayalım” dediler, Danıştay durdurdu. (Danıştay 5. Dairesi, 22 Temmuz 2010; Anayasa Mahkemesi 16 Temmuz 2010 günü yasayı iptal etti)
Referanduma evet demek, bu mağduriyetlere evet demektir. Bu mağduriyetlere son vermek için hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
4– AKP hükümeti, özürlüleri rencide edecek bir düzenleme yapmaya kalkıştı. “Özürlülerin ne kadar özürlü olduklarını nüfus cüzdanlarına yazalım, kimliklerini gösterdiklerinde ne kadar özürlü olduklarını bilelim” yönetmeliği çıkardı, Danıştay bunu da durdurdu. (Danıştay 10. Dairesi, 3 haziran 2008)
Referanduma evet demek, özürlülerimize yönelik bu rencide edici tavırlara evet demektir. Milletimiz, özürlü evlatlarını kendisinden ayrı–gayrı görmediği için referanduma “hayır” diyecek, hayırda yarışacaktır.
“Hayır”lı referandum sonrasında da BTP’yi iktidara taşıyarak, BTP’nin Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet projeleri kapsamında tüm özürlü ve engelli vatan evlatlarına maaş bağlanacaktır, her türlü eğitim, rehabilitasyon ve sağlık hizmetleri devlet tarafından parasız karşılanacaktır.
O halde 12 Eylül günü “hayırda yarışalım”, şimdiden hayırlı hazırlıklar yapalım ki, referandum Türk milleti hakkında “hayır”lı olsun!
TUNALIM...
AKP’nin yaptıklarını hangi akıl sahibi yapar?!
1- AKP hükümeti, herkesi biz dinleyeceğiz, biz gözetleyeceğiz diye düzenleme yaptı. 5397 sayılı yasada “Herkesin telefonu dinlensin, bu işin denetlemesini, Başbakan kimi görevlendirirse o yapsın” düzenlemesi yaptı, Anayasa Mahkemesi olmaz, ayıptır dedi, iptal etti. (29 Ocak 2009; Telekomünikasyon İdaresi’nin kuran 5397 Kanunu’n dinlemeciyi atama yetkisi maddesini iptal etti)
Referanduma evet demek, AKP’nin ve Erdoğan’ın tayin ettiği adamlar her şeyimizi dinlesin demektir. Böyle bir ayıba ortakçı ve destekçi olmamak için hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
2- AKP hükümeti, memurun elini kolunu bağlamak istedi, toplu dilekçe hakkından dahi mahrum etti. “Memur kessin sesini, topluca şikâyet başvurusu yapmaya kalkarlarsa maaşları kesilsin” yasası çıkardı, Anayasa Mahkemesi iptal etti. (28 Ocak 2010; Devlet Memurları Kanunu’nun 125. Maddesindeki toplu şikayet ve müracaat halinde “maaş kesintisi cezası” öngören hükmünü iptal etti.)
Referandum paketindeki, “memurların sözleşmelerine dair madde”de ise, grev hakkını rafa kaldırmakla kalmıyor, memurlarla ilgili ancak benim tayin ettiğim “üst kurul” son kararı verecek, verdiği karar da kesin olacak, yargıya ve itiraza açık olamayacak diyor.
Bu referanduma evet demek, memurların elleri-kolları bağlı kürek mahkumu olmayı kabul etmeleri demektir. Memurlarınızın “modern köle” olmaması için hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
3- AKP, madenlerimizi ecnebilere peşkeş çekmek için ne orman tanıdı ne milli park… Kaz dağlarının altındaki altın rezervlerini yemyeşil ormanlarımızı kıyarak çıkartanlara, ormanları-milli parkı dilediğiniz gibi delik-deşik edin dedi. “Milli park hikâyedir, çevre raporuna filan gerek yok; nerede altın varsa, ecnebiler ve ortakçıları oraları siyanürlesinler” yasası çıkardı, Anayasa Mahkemesi iptal etti. (23 Ocak 2009) (Kaz Dağları’ndaki peşkeş hususunda Yüksek Mahkeme, yeni Çevre Yasası’ndaki, ‘Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır’ hükmünü Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. (23 Ocak 0009)
Referanduma evet demek, bu orman katliamına ve maden peşkeşine evet demektir. Böyle bir katliama ortak olamayacağımız için hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
4- AKP hükümeti, nasıl dilediğine yeşil Kart vermeye kalkıştı ise, dilediği adamlarına da ister çiftçilik belgesi olsun-ister olmasın çiftçilik desteği sağlayacaktı. Üç kuruşluk tarım desteğini bile çarçur edecekti. “Çiftçilik belgesi olmuş olmamış hiç önemli değil, ben kafama göre, kime istiyorsam ona tarımsal destek vereyim” dediler, Anayasa Mahkemesi iptal etti. (10 Kasım 2008) 5661 sayılı kanunun ilgili düzenlemesini iptal etti, çitçilik belgesi olmayana destek veremezsin dedi.
Referanduma evet demek, eli nasırlı çiftçiye verilmesi gereken üç kuruşluk tarım desteğinin bile yandaşlara dağıtılıp çarçur edilmesine evet demektir. Çiftçimizin alın teri ve hakkını korumak üzere bu peşkeşe hayır diyoruz, referandumda hayırda yarışıyoruz!
AKP’nin Danıştay ile ne alıp-veremediği var?Danıştay, AKP’ye adalet dersi verdi AKP’nin Danıştay’a ilişkin karın ağrısı çok. AKP, cami yaptırdı da, Danıştay kapatmadı.
AKP, millet ve devleti iflas ettirip tasfiye edecek işler çevirmeye başlayınca, Danıştay engel oldu. Danıştay milletin hakkını korudu, malını korudu, madenlerini korudu, toprağını korudu, onurunu korudu. Millete düşen vazife de AKP’nin referandum oyununu bozmak üzere, “Hayır” demek, “Hayır”da yarışmaktır. Aksi halde AKP, bugüne kadar sürdüre geldiği peşkeş, batış ve çöküş yarışını hızlandırır. Bakın nelere engel oldu Danıştay!?
1- AKP hükümeti, köylünün elindeki meraları alırken, hazine arazilerini dilediğine tahsis etme düzenlemesi yaptı. “Devlete ait arazileri, yerli olsun yabancı olsun, canım kime istiyorsa ona tahsis ederim” dedil, Danıştay bu peşkeşi durdurdu. (Danıştay 8. Daire, 04 Mayıs 2005)
Referanduma evet demek, bu peşkeşe evet demektir. Bu peşkeşin vebalini taşıyamayacağımız için hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz’!
2- AKP hükümetinin yerel temsilcileri ve belediyeleri, milleti adeta yaya yürütmek için otobüs ve sair biletlerine yüzde 30’larda zamlar yaptılar. Hükümet yüzde 8’lik enflasyon rakamlarını millete yutturmaya kalkışırken, AKP’li İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri otobüs, metrobus vs. biletlerine yüzde 30 zam yaptılar. “Enflasyon oranı filan beni ırgalamaz, belediye otobüsüne yüzde 30, yüzde 50, istediğim kadar zam yaparım” kararı aldılar, Danıştay hepsini durdurdu. (Danıştay 8.Dairesi, 26 Haziran 2007; İstanbul 10. İdare Mahkemesi ve Danıştay 29 Haziran 2010)
Referanduma evet demek, isteyenin istediği gibi kelle başı vergi vurması gibi bu fahiş zamlara evet demektir. Anası ağlamış milleti yaya yürümeye zorlayan bu haksız zamlara, hayır diyoruz, bu sebeple referandumdaki hayırda yarışıyoruz!
3- AKP hükümeti, liyakat aramaksızın ve sınav-mınava gerek olmaksızın kendi yandaşlarını devlet dairelerinde koltuklara oturtmak üzere düzenleme yaptı. “Sınava gerek yoktur, liyakate ben karar veririm, kimi istiyorsam onu Milli Eğitim Müdürü yaparım” dediler, Danıştay bu koltuk düzenlemesini durdurdu. (Danıştay İkinci Dairesi, 3 Temmuz 2007; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 1 Aralık 2007; Danıştay İkinci Dairesi 22 Ocak 2008)
Referanduma evet demek, devlet dairelerindeki koltuklara liyakatli-liyakatsiz kimi oturturlarsa hepsine evet demek demektir. Böyle bir devlet dairesine giren vatandaşın halini varın siz hesap edin… Referanduma hayır diyerek, bu liyakatsizliğe ve yandaşları kayırmaya hayır diyoruz, hayırda yarışıyoruz!
M.Emin Koç-TUNALIM...
REFERANDUMDA ”HAYIR” DESPOTİZMİ ÖNLER…
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, ABD’nin Türkiye’de de antidemokratik bir sistem peşinde koştuğunu belirterek, 12 Eylül’deki referandumda verilecek HAYIR oylarının despotizmi önleyeceğini belirtti
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, darbe ve Anayasa değişikliği tartışmalarını değerlendirdi. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi Türkiye’nin genel durumunu özetleyen Prof. Dr. Baş, 12 Eylül öncesi 5 binin üzerinde insan öldüğünü belirterek, şunları söyledi: “100 kişinin öldüğü günleri çok iyi hatırlıyorum. Sanki 12 Eylül öncesinde ortalık güllük gülistanlık, kalkıldı, ihtilal yapıldı. Böyle bir şey yok! Yeminle konuşuyorum, o zamanlar vatandaşlar camide ‘Ya Rabbi, biz ne günah işledik de, bu bela başımıza geldi’ şeklinde dua ediyordu. Vatandaşlar adeta orduyu davet ediyordu. 12 Eylül olmamış olsaydı, memleket darmadağın olurdu. Bunu derken, ‘ihtilal oldu, güzel oldu’ demek istemiyoruz. İhtilalin ilk gününde beni içeri aldılar.”
‘Asıl mağdur benim’
Darbe döneminin gerçek mağdurlarından birinin de kendisi olduğunu dile getiren BTP Genel Başkanı, Başbakan Erdoğan’ın o dönemi anlatırken AKP grubunda yaşadığı duygusal anları değerlendirerek, şöyle konuştu: “Benim arkamdan istihbarat ve jandarma ekipleri gelirdi. Evimden alırdı, taa işyerime kadar… Erkeksen isyan et. İsyan etsen de, ne değişecek? Sanki o günün şartlarında bu eza ve cefayı çeken bunlar, şimdi oturup tiyatro yaparak ağlıyor. Sen o günlerde top peşinde koşuyordun, 30 sene sonra kalktın ağlamaya başladın. Şimdi mi aklın başına geldi?”
Ortalığı karıştıran NATO derin devleti
Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından darbe dönemine ilişkin şu dikkat çekici açıklamayı yaptı: “12 Eylül sonrası can, mal, namus, din ve vicdan emniyeti geldi. Bütün bunlar ondan sonra oldu. Ondan önce ortalığı NATO adına Türkiye’de iş görenler karıştırdı. Bunların görüntüde elbiseleri ‘asker’ elbisesiydi, doğru ama bunlar hakikatte Türk askeri değildi. Türk askeri kılığında NATO derin devletinin adamları ortalığı karıştırdı.”
Anayasa paketi tartışılmadı
Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasa değişiklik paketine de değinerek, şöyle konuştu: “Hükümet kaç gün bu Anayasa paketinin kamuoyu önünde tartışılmasına müsaade etti? Kimden, hangi fikri aldılar? Hangi sivil toplum örgütüyle istişare yaptılar? O gün Türkiye’de bu olayları çıkartan adamlar, askeri kullanmış olabilirler. Ona ‘sen şu şekilde bir Anayasa yapacaksın, bunun hudutları şu olacak’ demiş olabilirler. Bu da doğrudur. Hükümetin yaptığı Anayasa da kamuoyunda tartışılıp hazırlanmadığına göre, okyanus ötesinin esintisiyle yapılmadığını kim iddia edebilir ki?”
AKP hesap vermekten kaçıyor
AKP Hükümetinin yüksek yargıyı şekillendiren bu değişiklikle kendini hesap vermekten kurtarmak istediğini ifade eden Prof. Dr. Baş, bu gündem çerçevesinde fazlaca dikkate alınmayan Danıştay konusuna dikkat çekerek, şöyle konuştu: “Hükümetin yapacağı icraat, yeraltı servetini yani madenleri yabancılara satmak şeklinde olacaktır. Bir daha da bu Türkiye’nin gündemine gelmeyecek. Danıştay vazifesini yapmadı mı, sonuç budur” dedi.
Neden HAYIR?
Mevcut Anayasa paketinde yer alan düzenlemeler kabul edildiğinde Türkiye’ye despotizmin geleceğini vurgulayan Prof. Dr. Baş, ABD’nin dünya ülkelerini nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğine işaret ederek, “ABD’nin zaten bir huyu var. Kraliyet rejimine sahip ülkeleri krallıkla yönetmek kolay. Tepeye bir adam koyuyor, onu istediği gibi kullanıyor. Ancak demokratik ülkelerde bu uygulama biraz zor. Şimdi demokratik ülkeleri de fiilen bir kraliyet rejimine çevirme sevdasında bu adamlar! Niye? Bir adam koyacak, ona talimat verecek, halkı da onun dedikleriyle ikna edecek. Böyle olduğunda hem demokratik anlayış hayata geçiyor, hem de onların menfaatleri korunuyor, hem de bu taraf ‘bir eli yağda, bir eli balda’ yaşıyor. Şimdi manzara bu. Binaenaleyh, aklımızı başımıza alıp gerçekten bir Anayasa yapmak istiyorsak, referandumda ‘HAYIR’ diyeceğiz.”
Halkın sorunlarına çözüm getirilmedi
Anayasa değişikliği paketinin halkın hiçbir kesiminin sorununa çözüm getirmediğini dile getiren Prof. Dr. Baş, Başbakan Erdoğan’a seslenerek, “Sayın Başbakan bıraksın ‘evet’ kampanyasını, milletin saadeti ve mutluluğu için bir kampanya başlatsın. Referanduma sunulacak Anayasa paketinde çiftçiye ne veriliyor? Milletin anası, dini ağlıyor. 6’ya mal ediyor, 5’e satıyor. Bütün ürünlerde durum böyle. Bu kesim için ne çözüm getirdin sen? Hayvancılığı mahvettin. Buna ne çözüm getirdin? Orman kesimi ve sanayiciler için ne çözüm ürettin? Söyle bana, biz de ikna olalım ve referandumda ‘evet’ diyelim.”
‘Gerçek Anayasayı biz yapacağız’
Prof. Dr. Haydar Baş, halkın ihtiyacı olan Anayasa değişikliğini kendilerinin yapacağını bildirerek, “Herkesin görüşünün olduğu, herkesin benimsediği bir Anayasa’nın olması lazım. İnşallah, bu Anayasa’yı yapmak da bize nasip olacak. Başta iktidar olmak üzere kimse bundan gocunmasın. Biz ona yanlışlarını hatırlatıyoruz. Yanlış yapma, diyoruz.”
Made in USA bir paket “Hayır” de başından defet …..Madem ki Made in USA bir pakettir, bir ABD yönlendirmesi ve dayatmasıdır acilen ve kesinlikle reddedilmelidir.
Madem ki Made in ABD bir iktidarın teklifidir, doğal müttefiklerinin, stratejik ortaklarının karşılıksız katkıları ile hazırlanmış ve Türk halkına sunulmaktadır, hiç düşünmeden “hayır” mührü basılmalıdır.
Madem ki, sayın başbakanın zaman zaman “nerden nereye” diyerek anlattığı, “sessiz devrim” sözleri ile ima ettiği çepeçevre bir kuşatılmışlığı yaşıyoruz, iktidarın eliyle Anadolu halkının tüm zenginlikleri elinden alınmıştır ve alınmaktadır o halde bu soyguna bir dur demek için kesinlikle “hayır” mührü basılmalıdır.
Madem ki, 12 Eylül referandumu bir bakıma iktidarın sekiz yıllık icraatlarının da oylanması ve onaylanması anlamına gelmektedir, geride kalan sekiz yıl, gün gün, hafta hafta hatırlanmalı, masaya yatırılıp kocaman bir “hayır “ çekilmelidir.
Sekiz yıl boyunca çıkarılan bütün yasalardan, yapılan tüm düzenlemelerden hiç birinin bu ülkenin menfaatine, bu coğrafyada yaşayan insanların çıkarına olmadığı düşünülerek, araştırıp incelenerek bu teklife okkalı bir “hayır” mührü basılmalıdır.
Sekiz yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin, Müslüman Türk milletinin her masum isteğine, her makul talebine “hayır” dediği dikkate alınarak, söz konusu Anayasa değişikliklerine “hayır” denilmelidir.
Seçim barajının aşağıya çekilmesi önerilerine “hayır” diyen,
Şeker pancarında, fındıkta, çayda, tütünde devam eden kotların kaldırılması önerilerine “hayır” diyen,
Yabancılara vatan toprakları satılmasın tekliflerine “hayır” diyen,
Ecnebi şirketlere özel yasalar çıkarılmasın ikazlarına “hayır” diyen,
Ve daha nice makul tekliflere sürekli “hayır” diyen AKP iktidarının Anayasa değişiklik teklifine, yani 12 Eylül referandumuna elbette ve kesinlikle: Hayır…
TUNALIM..
Bu ‘Yedi Düvel’ Anayasasıdır!

Yarsav Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı . Açıklamada, ‘Anayasa değişiklikleri konusunda Anayasa Mahkemesi'nce son derece tartışmalı bir karar verilmiştir.’ dendi. Anayasa Mahkemesi, yargıya ve hukuk devletine yönelik saldırıda sessiz kalmıştı. Anayasa Mahkemesi, ‘yargı üzerinde kurulacak baskı, abluka ve çirkin oyunlarla sonuç almayı hedefleyenleri’ bu kararla, güçlendirmiş, cesaretlendirmişti.’
Bu millet 2 ay sonra Referanduma gidiyor. Referanduma karşı çıkanlara ‘Ey halk bakın halkın egemenliğini istemeyenler var!’ söylemi kullanılıyor. Her türlü imkan ve türlü çeşit düzenekle uyuşturulmuş ve çaresiz bırakılmış bir halka ‘Bak ben seni adam yerine koyuyorum! Sandığa davet ediyorum!’ deniyor..
Halk detaylarını bilemediği bir kargaşanın ve ekranlardaki kargaların sesleri arasında bir halkoylamasına daha gidiyor….
İşte bu, ‘sistemin’ fotoğrafıdır!
Nedir ‘sistem’in derdi: Asya’nın kilidi, Türkiye’yi, batı çıkarlarına göre şekillendirmek. O zaman, ekonomi de, siyaset de, kültür de, savunma da, HUKUK da bu ‘sistem’ çerçevesinde şekillenecek!
Oyunun kuralı bu. Bence bunu bilmek yeterli!
Batıda eller havada!
Şimdi önümüzde referandum var!
Acaba kim neyi oylayacağından haberdar?
Neyi oyladığımızı en ince detayına kadar bilenler var: Onlar, Batılı uzmanlar!
Bakın şimdiden ellerini oğuşturup bizi alkışlıyorlar!
Merkel’den AB konseyi yetkililerine , ABD’nin derin devlet sözcülerine kadar herkesin elleri havada…
Financial Times’dan Delphin Strauss, ‘Geri kalan anayasa değişiklikleri de yavaş yavaş gündeme gelecek…’ diyor. Muhtemelen bunun için halkın ‘umudunun’ arttığı yeni bir hükümet beklenecek. Geçmişte böyle olmuştu. ‘Altın vuruş’ için politik psikoloji çalışmaları devreye girecek.
Tüm toplantılarda verdiğim bir şablon vardır: Şimdi onu sizinle de paylaşayım.:
Gittiğim 82 ülkenin büyük bir çoğunluğunda hep aynı şablon uygulanmıştı:
Önce başa, Batının besleyip yetiştirdiği ‘seçilmiş’ kişiler getiriliyordu. Sonra onlara ANAYASAL değişikler için emirler veriliyordu. (Önce Yugoslavya ardından Bosna ve diğer balkan ülkeleri harika örneklerdir)
Kıskaca alınmış politikacı, emir çerçevesinde, bir gecede 15er 25er yasa değiştirip/cıkartıp, kendi ülkesini batı çıkarları doğrultusunda, soydurup soğana çeviriyordu. Bu arada cebi inanılmaz oranda doluyordu.. Dünya sıralamalarında ilk ona giriyordu.
ÖZELLEŞTİRME kurallara bağlanıyor, halkın nesi var, nesi yoksa çokuluslu şirketlerin oluyordu. Eşzamanlı olarak medya tümüyle bir uyuşturma makinesine çevriliyor, ÖZEL TV’ler bunu en mükemmel biçimde gerçekleştiriyordu.
Psikolojik savaş makineleri önce yavaş sonra hızlanarak ülkeyi etnik ve dini temelde bölmek için bu medyayı kullanıyordu.. Ardından iç savaş çıkıyor ve Birleşmiş Milletler askerleri –aynı Amerikalı general Odierno’nun dediği gibi-- tarafları yatıştırmaya geliyordu. BM askerleri, geldikleri petrol gaz bölgelerine, el koyup, o coğrafyada ‘kukla devletçikler yaratıyorlardı.
Böl ve Yut kitabımda bunun onlarca örneğini okuyabilirsiniz.
Anayasa değişiklikleri, referandumlar, bu genel şemanın detaylarındadır, …
Bizi bu detaylarda boğarlar! Halk anlayamadığı bir dizi kelime arasında kaybolur. Parti kapatma yasası, HSYK, Anayasa Mahkemesi üyeleri sayısı.. Sokaktaki adamın ilgi alanı dışındadır…İşsizdir, açtır, hastadır, sadece 1 oyu vardır.
Bu arada yargı biter, Anayasa mahkemesi silikleşir, iktidarlar büyür, dokunulmazlık artar, Washington ve Brüksel’den vesayetli seçilmişler, sömürge valilik görevlerinde adım adım ilerlerler.. Taltif edilirler ya da sokağın nabzı aşırı yükselirse, patronları tarafından, yeni bir ‘umut hükümetle’ yer değiştirilerek ‘nadasa çekilirler’.
Bu ‘Yedi Düvel’
Anayasasıdır!
Hatırlayın, kim Anayasa değişikliği paketini gündeme oturttu?. İktidar elbet diyeceksiniz. Sadece o mu?
Avrupa ve Amerika’nın politik çeteleri yıllardır, ‘Türkiye’nin artık Türkiye olmayacağı bir Anayasa’ istiyor…
İlk tartışmalar başladığında Profesör Ergun Özbudun adı ortaya çıkıyor..
Prof Özbudun, hazırladığı Anayasa taslağında, ‘devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü korumanın, Türk ulusunun bağımsızlığını korumanın, devletin amaç ve görevleri arasından çıkarılması’ teklifini getiriyor.
‘…Ulus devletten şehir devletçiklerine, eyalet sistemine geçişin önünde hiçbir anayasal engel kalmamalı’, ‘Türk Yurttaşlığı Kavramı kalkmalı!’ diyor.
Kimdir Prof Özbudun?
Prof. Özbudun ve ekibindeki birçok kişi, Amerikan derin devletinin kuruluşlarıyla bağlantılılar. International Republican Institute (IRI), National Endowment for Democracy (NED)ve National Democratic Institute (NDI) ve dünyaya yön veren Huntington ve Brzezinski’lerin yakınındaydılar.
Türkiye’ye Anayasa taslağı hazırlayanlar ’Avrupa Konseyi Demokrasi Komisyonu’ ile de içli dışlıydılar. Demekki onlar fasaddılar. Arkalarında dağ gibi bir küresel güç var!
O, dağ gibi güç uzun zamandır Türkiye’ye ‘ANAYASA DEĞİŞMELİ!’ mesajını dayatmıştı. Şimdilik istenen Anayasal değişim tam olarak gerçekleştirilememiştir. Arslan Bulut’un dediği gibi, ‘rejim fiilen değiştirilmiştir’ ama kılıf yavaş yavaş geçirilecektir..
Amerikalı Türkiye ‘uzmanı’, Henri Barkey, Eylül 2009’da BBC’ye verdiği demeçte, ‘Sayın Özbudun’un dediği gibi, 1982 yasasının derhal değişmesi lazım!’ demiştir.. ‘Hükümet, Kürt kelimesini kullanmayarak, süreci "Demokratik Açılım" olarak tanımlıyor. Bu uygundur. Ama ‘Demokratik açılım’, bu Anayasa değişmeden yapılamaz’ diye eklemiştir.
Demekki Anayasal değişikliklerin en önemli yanı şu malum ‘Kürt meselesi’dir.
8 Temmuz 2010’da AB Komisyonu sözcülerinden Espuny de, ‘Türkiye, ‘AB yolunda ilerlemek için, 12 Eylüldeki referandumda anayasa değişiklik paketini kabul etmelidir!’ buyurabilmiştir.
Ana hedef bellidir. Türkiye soğuk suya atılacak kurbağadır. Altına ateş yakılacak su ağır ağır ısınacak, kurbağa rehavet içinde öbür dünyayı boylayacak… Güneydoğu tüm zenginliğiyle küresel çetenin elinde oynattığı bir yönetimin olacak!
Zaman daralmaktadır!
Böylesi devasa bir plan karşısında, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti, zaman zaman esip gürlemeler dışında ‘AB’nin yolunda’, ‘Batının ekseninde’ olduklarını her platformda beyan ediyorlar.
Göçen bir iktidar, biryerlere süpürülmemek için verilen görevleri can havliyle yapmaya çalışıyor. Peki, Anayasa teklifine ‘hayır’ diyenler, iktidara gelirlerse/ geldiklerinde ‘AB /ABD yolunda’ dayatılan Anayasayı nasıl geri çevirecekler? Referandumdan ‘HAYIR’ çıktığı zaman, ‘Batı yolunda’ kalarak, nasıl batıya karşı gelecekler?
Batının dayatmaları 100 yıldır aynı. ‘Bir Kürdistan kurulmalı. Petrol coğrafyasına oturtulmalı! Türkiye fazla büyük, parçalanmalı! Bu coğrafyada Türk kalmamalı!’
‘Bu topraklarda yaşayanların hepsi Ermeni, Kürt, Çerkez, Pontus, Süryani Alevi .. olduğunu anlamalı!’
Artık zaman sıkıştı! Herkesin safı belli..
Anayasa dayatması, turnosol kağıdıdır! Ve iktidarın söylediği gibi 10 genel seçime bedeldir!
Ey ahali duyduk duymadık , okuduk anlamadık demeyin! Görevimiz duymak, anlamaktır, anlatmaktır.
Ona göre 12 Eylül’de tavrımızı almaktır.
Ve ondan sonrasına da iyi hazırlanmaktır…..
Banu AVAR, 10 Temmuz 2010
http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=50
TUNALIM...
BRÜKSEL'DEN ŞEFAAT UMANLAR "EVET" DESİNLER

Ey ahali!
Duyduk duymadık demeyin, duyanlar duymayanlara çok acele haber versinler, AB sözcüsü ferman edip demiş ki; “Türk halkı “evet” desin.
Biz de diyoruz ki, AB’cilerin kıblesi olan Brüksel’den şefaat umanlar “evet” desinler.
Vatanın,milletin ve devletin ali menfaatlerini Brüksel’in arzu ve istekleri ile aynı görenler “evet” desinler.
Kendi öz benliğini unutmuş, köklerinden kopmuş, deli rüzgarlar önünde kurumuş otlar gibi savrulduğu halde AB sözcüsünün “evet” deyin küstahlığını bir emir kabul edenler ve ferman bilenler “evet” desinler.
12 Eylül 2010 günü yapılacak olan referandumda “evet” diyecek olanlar nelere evet demiş olacaklar?
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık talana,
Sekiz yıla sığdırılan seksek yıllık yalana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık sinsi plana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık yalan–dolana,
“evet” demiş olacaklar.
AB sözcüsünün; “Türk halkı, 12 Eylül’de Anayasa değişikliğine “evet” demelidir” önerisine uyarak “evet” diyecek olanlar ve “evet” çığırtkanlığı yapacak olanlar, AB’nin bu güne kadar bize yaptıklarına bir sünger çekilmesine “evet” demiş olacaklar.
AB fonlarından fonlananlar “evet” desinler.
Haçlı dünyasından emir alanlar “evet” desinler.
Küresel aktörlerin “uygundur” diye imza attıkları değişikliklerde huzur bulanlar “evet” desinler.
Ecnebilerin menfaati ve keyfi için davul–zurna çalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin emrinde olduğu defalarca tescillenmiş olan bir iktidarın her çağrısına balıklama dalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin coğrafyamız ve milletimiz üzerindeki sinsi hesaplarını, ihanet planlarını milletimize hazmettirmede başından beri son sürat çalışan falanlar ve de filanlar “evet” desinler.
Okyanus ötelerinde onların ocaklarının başında oturup onlarla ağlayıp onlarla gülenler “evet” desinler.
Okyanus ötesi güçlerle el ele, kol kola vererek Irak’ı Afganistan’ı kan gölü kılanlar söz konusu değişikliklere “evet” desinler.
Hep çan sesi ile hareket ettikleri için bu coğrafyada yaşadıkları halde bu coğrafyada kardeşliği,birliği,dirliği, barışı ve huzuru sağlama hususunda yaya kalanlar “evet” desinler.
Küresel tefecileri bütün aç gözlülükleri ile bu ülkenin çayırına–bayırına, tarlasına–tohumuna, ormanına madenine destursuz salanlar, bu işleri daha da artıracak olan değişikliklere “evet” desinler.
Brüksel’den şefaat umanlar buyursunlar “evet” desinler.
A.Karaca-TUNALIM...
ALTERNATİFİ OLMAK YA DA OLMAMAK!
İktidar partilerinin yandaşları, eski oy oranlarını korumak ve iktidarlarının devamını sağlamak için her zaman aynı taktiği kullanırlar. Muhalefet sahiplerine ve vatandaşlara, alternatiflerinin olmadığı fikriyatını işleyerek; çeşitli yollarla “alternatifimiz yok” tezini yaymaya çalışırlar.
Peki nedir Allah aşkına alternatifi olmak ya da olmamak?
Bir eşyanın, bir ilacın, bir sistemin, bir liderin yerinin doldurulması, eksiğinin tamamlanması, daha işlevsel fonksiyon icra edebilmesi için ortaya konan çaba; o eşyanın, o ilacın, o sistemin, o liderin alternatifinin de var olduğunun işaretidir.
Ülke yönetimine talip olanların, kendi plan ve programları çerçevesinde ortaya koydukları icraatlar, eğer o problemin çözümüne katkı sağlamıyorsa; birileri de farklı çözümlerden dem vuruyor, ilmi teoriler ortaya koyuyorsa; o işin alternatifinin olduğunun da belirtisidir.
Farklı sebeplerden dolayı alternatiflerin gizlenmesi, var olan bir şeylere birilerinin yok demesi; o konuda alternatifin yokluğunun değil, bilgisizliğin ya da kötü niyetlerin belirtisi, Milletin de çaresizliğe mahkum edilmesidir.
Bağımsız Türkiye Partisi Lideri Prof. Dr. Haydar Baş, iktidarların yanlışlarını görmüş, eksikliklerini tespit etmiş, alternatif çözüm önerilerini; sosyal, ilmi gerçekler ışığında toparlamış, “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” adlı eserler halinde milletimize arz etmişlerdir.
Çözüm önerilerinin toplumsal problemlerin çözümü olup olmadığının ispatı için de 7 uluslar arası kongrede; yerli yabancı, yüzlerce ilim ve fikir adamlarına tartışma imkanı sağlanmış, ilim otoritelerinin onayı alınmıştır.
Bu kadar yerli ve yabancı ilim ve fikir adamlarının onayladığı, “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projelerinin, sadece Türk toplumunun değil, dünya insanlığının da sorunlarına çare olacağının tespit edilmesine, bir çok ülkede parça parça da olsa uygulanma imkanı bulmasına rağmen; birilerinin hala çıkıp kendilerini alternatifsiz görmeleri; cehalet midir, gaflet midir, delalet midir, ihanet midir?
Bunun adını siz koyun ve alternatifin olup olmadığına, vicdan muhasebesi yaparak siz karar verin değerli okurlar! U.Kepekçi-TUNALIM...
‘TÜRK’ DEMEK ‘İSLAM’ DEMEKTİR
| Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “Türk kimliği bir manada ümmet birliğinin formülize edilmiş adıdır. Bundan dolayı Batı dünyasında Türk dediğiniz zaman hatıra İslam gelir, İslam dediğiniz zaman hatıra Türk gelir” dedi Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Türkiye’nin milli ve dini bütünlüğünü parçalamaya yönelik faaliyetleri değerlendirdi. Prof. Dr. Haydar Baş “dinlerarası diyalog ve benzeri projelerle Türk– İslam mozaiğini parçalamak istiyorlar” dedi ve Türk kimliğinin nasıl oluştuğunu anlattı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü hatırlatan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, Batı dünyasında Türk ve Müslüman kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığını söyledi. Konuşmasında Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak her biri aynı hak ve yükümlülüklere sahip olan etnik gruplara açılım adı altında imtiyazlar verilmek istendiğini belirten Prof. Dr. Baş, son derece dikkat çekici açıklamalar yaptı. Gayrimüslimler Türk olmak istedi “Anadolu’nun Türklerin eline geçmesiyle bu coğrafyada yaşayan gayrimüslimler Türk– İslam medeniyetine hayran kalarak Müslümanlığı seçti” diyen Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Her düştükleri yerde Türkleri kendi yanlarında buldular. Tamamen ihtiyaçlarını Türklerin karşıladığını gördüler. Sosyal dayanışma ve de ahlaki kuralların dört dörtlük yaşandığı bu topluluğa işte Anadolu coğrafyasında yaşayan etnik gruplar gıpta ettiler ve biz de keşke bunlar gibi olabilsek, dediler. Ardından da Müslüman oldular. Tabi Müslüman olduktan sonra da kendi isimlerine Türk adını verdiler. Biz de bunlar gibi Türk olacağız, dediler.” Türk Milleti kavramı medeniyeti temsil eder Prof. Dr. Haydar Baş, Türk Milleti kavramının etnik kökenden ziyade ortak bir medeniyeti temsil ettiğini ifade etti. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Hangi millete gidip bakarsanız bakın onlar da ağır basan yön etnik taraftır. Ama Türk milletine baktığınız zaman onlarda ağır basan yön kültür beraberliği, siyaset, maneviyat ve din beraberliğidir. İşte bizim izah etmeye çalıştığımız Türk dediğimiz zaman sadece kafatasına ve göz yapısına bakarak, kanına bakarak, etine bakarak anlatılan bir Türk kimliği değil, bütün bu mozaiği meydana getiren o kültür birliğinin, o maneviyat ve siyaset birliğinin şemsiyesi altında toplanan isimdir, yani Türk ismidir.” Türk deyince İslam akla gelmektedir Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü hatırlatan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, Batı dünyasında Türk ve Müslüman kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığına şöyle dikkat çekti: “Atatürk, ne mutlu Türk doğdum diyene, demiyor. Türk’üm diyene, diyor. Yani ne olursan ol bu sözü söyledin mi o dini yaşıyorsun, o maneviyatı yaşıyorsun, o tarihi, kültürü ve siyaseti yaşıyorsun. Bu şekilde bir medeniyet oluşturuyorsun. Geçmişte bunun adı bir manada da ümmetti. Ümmet birliğinin bir noktada formülize edilmiş adıdır, Türk kimliği… O bakımdan batı dünyasına gittiğinizde İslam’la yani ümmetle Türk kelimesi eş anlamlıdır. Türk dediğiniz zaman hatıra İslam, Müslümanlık ve İslam ümmeti gelir, İslam dediğiniz zaman hatıra Türk gelir.” Hedef Türk–İslam mozaiğini parçalamak BTP Genel Başkanı açıklamalarına dinlerarası diyalog ve benzeri projelerle Türk – İslam mozaiğini parçalamak istiyorlar” sözleriyle devam etti. Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Uzun zamandan beri bu mozaiği parçalamak isteyen batı, savaşlar düzenlemiş Türk milletinin üzerine gelmiş ama buna muvaffak olamamıştır. Neticede yaptığı bir takım faaliyetlerle birlikte onu meydana getiren grupları evvelden yaşadıkları dinlerine, medeniyetlerine, kültürlerine ve siyasetlerine taşıyarak –biz onun için dinlerarası diyalog ve medeniyetler ittifakına karşıyız– bu mozaiği darmadağın etme projesidir.” Türkiye bölünme sürecine sokuluyor Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak her biri aynı hak ve yükümlülüklere sahip olan etnik gruplara açılım adı altında yeni imtiyazlar verilmek istendiğini belirten Prof. Dr. Haydar Baş şu kritik uyarıyı yaptı: “Etnik gruplara hak verme adı altında parçalanma yoluna girmişlerdir. O takdirde bu bütünlük dağıldığı zaman Anadolu coğrafyasında istiklal peşinde koşacak olan bir sürü insan topluluğu ortaya çıkacaktır. Bu durumda kabul etseniz de etmeseniz de Türkiye bölünme sürecine girecektir. Ve benim kanaati şahsiyem batı dünyasının da Obama’nın da Türkiye’nin nimetlerinden istifade edebilmeleri için bekledikleri netice de budur.” |



