Reklam verin!
TurkBlogın tüm Bloglarında reklam verin!

TÜRKİYE'NİN GELDİĞİ NOKTA..

      ''Mehmet Âkif’i şaşırtacak benzerlik''


Milli şair Mehmet Âkif’e soruyorlar, “Tarih tekerrür eder mi?” Şair şöyle yanıt veriyor: “Hiç ibret alınsa tekerrür eder mi?” Mehmet Âkif bugün hayatta olsaydı, son yıllarda yaşadığımız olaylar hakkında ne düşünürdü? Ergenekon soruşturması, darbe iddiaları, ıslak imza, kozmik oda, Balyoz planları, EMASYA tartışmaları vs... Şair kuşkusuz derdi ki, “Ama biz bunların benzerini aynen yaşadık.” Nasıl mı? Okuyacağınız bugün yaşadıklarınızdır...

KAFAMIZI Türkiye topraklarına sokarak olan biteni anlamamız zor.
Dünyaya bakacağız; bir yaprak kımıldasa, bunun rüzgârının Türkiye’ye etkisini analiz etmeye çalışacağız. İşte o zaman çok karışık gibi gelen meselelerin ne kadar basit sebepleri olduğunu kavrayabiliriz.
Gelin, Mehmet Âkif’in yaşadığı 20’nci yüzyıl başına gidelim. Tarihin tekerrür edip etmediğine bir bakalım.
Biliyoruz ki büyük emperyal güçler arasındaki yeni sömürge pazarlarını kapma mücadelesi, Birinci Paylaşım Savaşı’na/Birinci Dünya Savaşı’na neden oldu.
Osmanlı bu savaştan yenik çıktı./_np/0975/9800975.jpg
Galiplerin arasında en güçlü olan İngilizlerdi.
İngilizler, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’ı Osmanlı’dan koparıp almak istiyordu. Kurmayı planladıkları kukla devletler arasında Ermenistan ve Kürdistan da vardı.
Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp federatif hale getirmeyi planladılar.
Siyasi emellerinin yanında İngilizlerin, iktisadi amaçları da vardı. Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı’nın tek yanlı olarak kaldırdığı kapitülasyonları yeniden uygulamak istiyorlardı.
Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine vermek amacındaydılar.
İngilizler biliyordu ki, Osmanlı siyasi yaşamında İttihatçılarla birlikte ordunun da büyük etkisi vardı. Ordunun siyasal düşüncesi belliydi; milliciydi.
O halde tüm bunları yapabilmeleri için ordudaki ulusçu/milliyetçi komutanların tasfiyesi gerekiyordu.
Önce bir kurnazlık yaptılar:
Bir süre İttihat ve Terakki Hükümeti’yle çalıştılar. Ağır şartları onlara kabul ettirip, nüfuzlarını kırıp, bir daha iktidar olma olanağını ortadan kaldırmak için!
Tam başarılı olamadılar.
İçinde İttihatçıların bulunduğu İzzet Paşa Hükümeti’ne ağır şartları kabul ettiremediler; ancak bazı tavizler koparabildiler.
Bunlardan en önemlisi Mondros Ateşkes Antlaşması’ydı. İngilizler, savaşta Hamidiye zırhlısıyla olağanüstü başarılar kazanan Rauf (Orbay) Bey’in imzaya gelmesini özellikle istediler. Başarılı komutanları halkın gözünden düşürmek istiyorlardı. Sonra tutuklayacaklar, sürgüne göndereceklerdi. Hepsini adım adım yapacaklardı...

Darbe iddiasıyla başlayan tutuklamalar

İngilizler, İttihatçıları kolay kullanamayacağını anlayınca, sertleşme politikası güttüler. Bunda İttihatçılara kin duyan Sultan Vahdettin’in de etkisi vardı.
Sultan Vahdettin, İngilizlerin tertiplediği gerici 31 Mart (1909) olayının hazırlayıcılarından Derviş Vahdeti’nin kurduğu İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin üyesiydi.
Bir dönem perde arkasındaki ilişki artık açıkça ortadaydı. Vahdettin, İngilizlerin desteğiyle iktidarını güçlendireceğini ve düşman gördüğü ulusalcılardan tamamen kurtulacağını düşünüyordu.
Bu nedenle İngilizleri de arkasına alarak İttihatçı hükümeti yıkıp, Tevfik Paşa Hükümeti’ni kurdurdu./_np/0977/9800977.jpg
Şimdi sıra İttihatçıların cezaevlerine tıkılmasındaydı.
İngiliz ve Saray ittifakının elinde önemli bir gerekçe vardı: Savaş dönemindeki Ermeni ve Rum tehcirleri.
Tehcir kararının altında imzası olan-olmayan tüm İttihatçılar cezalandırılmalıydı. 2500 kişilik bir tutuklama listesi hazırlandı.
Ama önce...
Meclis feshedildi. Basına sansür getirildi. Harp divanı kuruldu.
Ve ardından gözaltılar, tutuklamalar başladı. Bunlar kısa sürede “cadı avına” dönüştü.
Yeniden kurulan liberal-dinci ittifak partisi Hürriyet ve İtilaf, daha çok kişiyi tutuklamadığı için hükümeti uyuşuklukla itham eden bildiri yayınladı.
Bu partinin yayın organı Peyam, Sabah ve Alemdar gazeteleri, daha çok İttihatçının tutuklanması için var gücüyle çalıştı. Sürekli hedef gösterdiler; İttihat ve Terakki’nin hemen kapatılmasını; partinin ileri gelenlerinin hemen tutuklanmasını istiyorlardı.
Tehcire izin veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid’in cezaevinden kaçması bu çevreleri daha da saldırganlaştırdı. Yaptıkları mitingle bu kaçışı protesto ettiler.
Sonunda bu kaçışla ilgili inanılmaz bir iddiayı ortaya attılar:
İttihatçılar darbe yapacak!
Vahdettin’in has paşası Ömer Yaver Paşa, İstanbul’daki İngiliz Yarbay Murphy’ye giderek, darbe olacağını, aman İstanbul’dan ayrılmamalarını rica etti. Murphy, Osmanlı paşasını gülerek dinledi.
Zavallı Yaver Paşa bilmiyordu ki, bu iddianın ortaya atılmasını sağlayanlar İngilizlerdi.
Darbe iddiaları üzerine yeni bir tutuklama dalgası başladı; 30 kişi daha sorgusuz sualsiz cezaevine konuldu.
Milli Kongre’nin başkanı Dr. Esat (Işık) gibi saygın ulusalcılar gece yarıları pijamaları, terlikleriyle evlerinden alındılar.
İttihat ve Terakki’nin tüm mallarına el konuldu.
Sonra sıra subaylara geldi.
İngilizler savaş tutsaklarına eziyet ettikleri iddiasıyla 23 subayın hemen tutuklanmasını istedi.
Ordunun önde gelen isimleri tutuklanınca, İngilizler bu kez bazı kurumların “darbeyi planladıklarını” gündeme getirdi.
Bunların başında Enver Paşa’nın kurdurduğu istihbarat örgütü Müsellah Müdafaa-i Milliye vardı. Savaş döneminde İngilizlere zorluklar yaşatan Osmanlı istihbarat örgütü küçültülüp etkisizleştirilerek Harbiye Nezareti’ne bağlandı.
Osmanlı’nın deniz kuvvetlerini güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetleri Bahriye Nezaretleri’ne bağlandı.
Jandarma, ordudan koparılarak Dahiliye Nazırlığı çatısı altına sokuldu.
İleride tehlikeli olacağı düşünülen genç mektepli subayların rütbeleri indirildi. Amaç, istifaya zorlamaktı.
İttihatçılar döneminde emekli edilen alaylı subaylar tekrar orduya alındı. Etkin görevlere getirildi. Emekli askerlerin kurduğu Nigehban Cemiyeti, basına verdikleri demeçlerde mektepli subaylara ağır hakaretler ettiler. Hukuk-u Beşer Gazetesi mektepli subaylar için “Haydut Başları” başlığını bile atacak kadar ileri gitti.
İngilizler, Tetkik-i Hesabat ve Seyyiat Komisyonu kurdurarak, Harbiye Nezareti’nin kozmik odalarına girip tüm belgelerini didik didik ettirdi.
Amaçları belliydi, orduyu küçültmek, halk üzerindeki etkinliğini kırmak.
Orduyu sadece iç güvenlik örgütü olarak polis, jandarma ve muhafız kıtaları seviyesine getirmek istiyorlardı.
Bu arada İngilizler ile Fransızlar arasında Jandarma’nın yönetimi kimin kontrolünde olacak tartışması çıktı.
İnanması güç ama Saray’ın bırakın bunlara karşı çıkmasını, Vahdettin ve Damat Ferid Paşa ikilisi, ordu komutasını İngiliz subaylarına verme talebinde bile bulundular. İngilizler reddetti.

Güvenilir başsavcı aranıyor

Dönemin partisi Hürriyet ve İtilaf idi.
Ülkenin dört köşesinde şubeler açan bu liberal-dinci ittifak partisi, artık hükümet olmak istiyordu. Ve nihayet, 4 Mart 1919’da Damat Ferid Paşa başkanlığında hükümeti kurdular./_np/0978/9800978.jpg
Bu hükümete, İngiliz ajanı Hüseyin Hilmi’nin gazeteci dostlarıyla kurduğu Sosyalist Fırka da destek verdi!
Damat Ferid Paşa hükümetinin ilk yaptığı icraat, ulusalcıları yargılayan Divan-ı Harp mensuplarına yüksek maaş ödemek oldu.
Bu arada Divan-ı Harp’in üyeleri sürekli değişti. Damat Ferid Paşa, Takvim-i Vekayi Gazetesi’ne “güvenilir bir başsavcı bulmakta zorlandıklarını” açıkladı.
Yeni hükümetle birlikte yandaş medyadaki “Tutuklayın”, “Kapatın”, “Neden cezalandırmıyorsunuz” yayınlarında artış oldu.
Alemdar gibi yandaş gazeteler, “Sehbalar bile bu adamlara layık değildir; kafalarının koparılması gerekir” diye yazdı.
Liberal gazeteciler, Alemdar’da Refii Cevat (Ulunay), Peyam’da Ali Kemal “daha ziyade şiddet” diye makaleler kaleme aldılar. “Bu adamlar için ölümden daha hafif ceza aklımıza gelmiyor” diye yazdılar.
Kamuoyu oluşturulduktan sonra istekleri yerine getirildi.
Ermeni tehcirinde kusurlu bulunan Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey idam edildi.
Fakat umulmadık bir olay gerçekleşti; yandaş medyanın “cani” olarak gösterdiği Kemal Bey’in cenazesine on binler katıldı.
Hükümet cenazeye gidenler hakkında soruşturma açtı, içlerinde toplumun çeşitli katmanlarından doktor, tıp öğrencisi, subay, imam, tekke şeyhinin de olduğu bazı kişiler tutuklandı. Üsküdar mevki kumandanı cenaze törenini dağıtmadığı için görevinden azledildi.

Eski defterler açılıyor

İngilizler gündemi hep sıcak tuttu. Tehcir ve darbe iddiaları gündemden düşünce hemen yenisi bulundu; “eski defterler” açıldı. Örneğin, intihar eden veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’yi Enver Paşa’nın öldürttüğü iddia edildi! Adliye Nazırı Sıtkı Bey hemen soruşturma açtırdı.
Bu olay sıcaklığını kaybedince hemen yeni bir gündem yaratıldı:
Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildiğinde, içinde 1 milyon liralık mücevher bulunan çanta kaybolmuştu. Çantanın peşine düşüldü./_np/0980/9800980.jpg
Ayrıca Yıldız Sarayı’nı kimlerin yağma ettiği konusunda spekülasyonlar yapılmaya başlandı.
Partiler, gazeteler bu suni gündemlerle oyalanırken, İngilizler emellerini tek tek gerçekleştirdi. Kapitülasyonları yeniden uygulamaya koydu. Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye’nin denetimine verdi.
İttihatçıların yerli sermaye oluşturmak için kurdurduğu milli şirketlerin bazılarını tasfiye etti; bazılarının müdürlüklerine liberal isimleri getirdi.
Levant Limited gibi şirketler kurdular; Vickers, Metropolitan Carriage, British Trade Corparation gibi şirketleriyle Osmanlı pazarına daldılar. Şirketlerde Türkçe kullanma zorunluluğunu kaldırdılar.
Türk bankalarına İngiliz denetçi gönderdiler. Denetleme işi bitinceye kadar bankaları kapattılar. Türk Milli Bankası’nı ele geçirdiler. Kendileri yeni bankalar kurdular.
Hıristiyanlara ait “emval-i metruke” sayılarak satılan mallar gibi birçok konu gündeme getirildi.
Sultan Vahdettin o aralar Toros Tüneli’ne kafayı takmıştı. Tüneli yapmak için anlaşma yaptığı Alman ve Avusturyalılar kaçmıştı; “Ah İngilizler şu tüneli bir yapsa” diyordu. Tünel yapılıp bitirilince ne olacaksa?
Diğer yanda...
Osmanlı münevverleri olan biteni seyrediyordu; şaşkındı. Kurtuluş “reçeteleri” arıyordu. Çoğu bağımsızlığın Batı eliyle gerçekleşeceğine inanıyordu!
Kimi ABD’nin sömürgeci olmadığına inanıp, Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kurdu.
Kimi kurtuluşu İngilizlerin Osmanlı yönetimine el koymasında görüp İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne girdi.
Halkına güvenen münevver sayısı parmakla sayılacak kadar azdı...
Tüm bunlar olurken İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Osmanlı topraklarını işgal etti.
Taktik hep aynıydı:
İngiliz basını, İzmir ve çevresinin uyduları Yunanistan tarafından ilhak edilmesi için yoğun bir “Barbar Türk” kampanyasına başladı. Bu yayınlara göre Türkler, Rumları yok etmek için gizli planlar yapıyordu!
Ve hep ekliyorlardı: “Zaten bu barbar Türkler Ermenileri de katlettiler!” Bu gerekçe Batı basınının en etkili propaganda silahıydı.
Sonra Yunanlılar İzmir’e çıktı.
Batı basını yine Türkleri suçladı: “Türkler inatçı bir direnme gösterdi!”
Peki İzmir işgali konusunda yandaş medya ne yazdı: “İngilizleri İstiyoruz.”
Bu başlığı Alemdar Gazetesi başyazarı Refii Cevat attı. Osmanlı’yı her türlü beladan kurtaran İngilizlerin, bu işgalden de İzmir’i kurtaracağına inanıyordu!
Teali-i İslam Cemiyeti ise işgalin hemen sonrasına rastlayan ramazan ayında, bazı memurların oruç yediğine, kimi kadınların tesettüre uymadığına dikkat çekip zabıtaların daha uyanık olmasını istedi.
Saray ile Hükümet ise Paris Konferansı’na hangi bakanların gidip gitmeyeceği tartışmasını yaptı.
Bu arada bir “anket” yayınlandı ve Müslüman halkın yüzde 60’ının İngiliz yönetimini istedikleri ortaya çıktı!
Memnun olmayan birileri vardı: Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşı.
Samsun’a çıktılar.
Onu kısa bir süre sonra Mehmet Âkif gibi yurtseverler takip etti.
Şimdi Mehmet Âkif hayatta olsaydı ve Türkiye’nin yaşadığı son yıllardaki olayları görseydi ne söylerdi acaba?
“Hiç ders alınsa tarih tekerrür eder mi?” S.Yalçın---TUNALIM..

AKP, TENCEREDE''DEMOKRASİ'' KAYNATARAK MİLLETİ AVUTUYOR.

AKP hükümeti bildiğini okuyor; daha doğrusu, kendilerine ezberletileni tutturmuş gidiyor, kulaklarına üfleneni okuyor. Burunlarının dikine gidiyorlar.

Türk milletinin nabzı ise farklı atıyor… Millet can derdinde, iş derdinde, aş derdinde!

Kamuoyu yoklamaları, piyasa araştırmaları bunu söylüyor.

İnanmakta zorlanan için, Halep orada ise arşın burada; vatandaşa şöyle bir dokunun bakalım… Bir dokunun bin âh işiteceksiniz!

Başbakan R. T. Erdoğan’ın gündemine ve çıkışlarına bakın; hep demokrasi eksenli…

AKP, 2D siyaseti yapıyor; 2D, yani demokrasi ve darbe vaveylası! 2D’den yeni bir mağduriyet postu çıkartmaya çalışıyor. Maalesef devlet de, kamu gücü de bu siyasete alet ediliyor.

Bu hükümet ve devlet tiyatrosunun sahnesinde her türlü göz alıcı/göz boyayıcı enstrüman “besleme/yandaş medyanın sümen altlarında” hazır vaziyette… Konjonktüre göre servis ediliyor. Millet, feleğini şaşırmış halde “poyraz”la yatıyor, “balyoz”la kalkıyor.

Erdoğan ve AKP, güya demokrasiyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp milletin önüne getiriyorlar; fakat bu bağlamda hiçbir somut adım attıkları da yok! Ne yasal, ne de Anayasal bir düzenlemeleri yok!

Eleştirdikleri Anayasa ve yasa kitapçıkları önlerinde, iktidar da ellerinde… Sadece gürültü kopartıyorlar. Böylece demokrasi adına her gün dağ fare doğuruyor; hasılat olarak millet karışıyor, devlet çalkalanıyor.
AKP hükümeti, tencerede “demokrasi” kaynatarak milleti avutuyor. Fakat tencerede demokrasi kaynamaz… AKP hükümeti, “ben kaynatırım” dese de, karın doyurmaz. Milleti aç ve işsiz bırakan bir demokrasi, ancak devleti kaynatır, ülkeyi cadı kazanına çevirir.

Görünen şu ki, Erdoğan, demokrasi nakaratlarıyla bir şeylerin üstünü örmeye çabalıyor. Açlık, yoksulluk ve işsizliğin üstünü…

Millet aç, yoksul, pulsuz, çulsuz; Erdoğan demokrasiden dem vuruyor. Vatandaş işsiz, işini kaybetmiş; Erdoğan demokrasi çıkışı yapıyor.

Ekonomi borca batmış, piyasada tık yok, işletmeler ve kaynaklar ecnebiye gitmiş, vatan satılmış; Erdoğan demokrasiye takmış gidiyor. Devlet sarsılıyor, millet dağılıyor; Erdoğan demokrasi vaveylası kopartıyor.

Açlık, demokrasi nakaratlarıyla bastırılamaz. Bu yüzden AKP’nin demokrasi çıkışları milletin karnını doyurmuyor.

Bırakın gayr–ı resmi işsiz milyonları; TÜİK’in resmî işsizlik rakamları bile almış başını gidiyor. Erdoğan “Ben buradan halkıma sesleniyorum; 7 yıl önce göreve geldiğimizde biz de tabii ki işsizliği düşürme vaadiyle geldik… Bunlar artıyor. Ama bunlar hiçbir zaman geriye gitmeyecek diye bir şey yok. Gidecek yine, 13,9’a kadar çıktı. Tekrar inmeye başladı. Şu anda 13...” diyor.

Diyor da, ne demek istiyor?! Açık açık, işsizlik hususunda çuvalladık, diyecek hali yok Erdoğan’ın… AKP hükümetinin işsizlik konusundaki çuvallamasını böyle ifade ediyor.

Vicdanlarımıza birkaç temel soralım ve cevaplayalım; bir hükümetin öncelikli olarak varoluş sebebi nedir?!

El–cevap; iştir, aştır, huzurdur, güvenliktir.

AKP hükümeti bunlardan hangisini başardı?!
Hiçbirini… Ülkede iş yok, aş yok, huzur yok, güvenlik ve asayiş yok!
O zaman böyle bir hükümetin koltukta ne işi var?!

Milleti ve devleti adına yapması gereken en temel hizmetleri göremeyen hükümet, kimin veya kimlerin namına hizmet görüyor?!

Hükümetten kimler memnun ise ve kimler hizmet alıyorsa; onların namına…

Kimler memnun?!
ABD, AB, IMF, küresel tefeciler, azınlıklar, yandaş medya ve sair beslemeler! AKP hükümetinden yasal, siyasal ve ekonomik olarak beslenenler bunlar!

Millete sıra gelince, hükümet, onu da “demokrasi çıkışları”yla avutuyor.
Maşeri vicdanın yaşadığı ve gözlemlediği vakıa bu iken; Türk milletinin hükümetten kaos ve çöküşten başka bir beklemesi, olsa olsa abesle iştigaldir.

Yapılacak iş bellidir. Milletin karnını doyuracak, sırtını giydirecek, devlet ve milletin kaynaklarını ve sermayesini ecnebiye peşkeş çekmeyecek, toplumun huzurunu sağlayacak, devlet–millet arasında ve devlet kurumları bünyesinde ahenk ve birliği sağlayacak bir hükümet şarttır. AKP böyle bir hükümet olmadı, olamadı. Böyle bir hükümeti, kendilerine ait hiçbir çözüm ve projesi bulunmayan CHP, MHP veya bir başka parti de oluşturamaz.

Vakıa şu ki, bu işin tek adresi kalmıştır o da BTP’dir, Prof. Dr. Haydar Baş beydir. Zaman zaman diğer partilerin Prof. Dr. Baş’ın modelinden aşırma projeleri kendilerininmiş gibi servis etmeleri de bunun göstergesidir. Devlet ve milletinin geleceğini hesap eden tüm partiler ve yüce milletimiz bu gerçeği görmekle mükelleftir. Türkiye’nin artık çaresiz ve projesiz hükümetlerle oyalanma lüksü yoktur. M.Emin Koç--TUNALIM....

(Dünyadaki tek değer, İNSAN'DIR

Gencturk
Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, yaşadığımız gezegenin her yerinde dengeler sarsılmış, bunalımlar insanoğlunu sıkar olmuş, hayat sıkıntılarla dolu olmuştur. Dünyadaki tek değerin insan olduğu unutulunca, düzen bozulmuş ve herkes birbirinden bekler olmuş. Beklentiler gerçekleşmediğinde de şikâyet etmek doğal olmuştur. Herkes şikâyetçi, çok küçük bir kesim hariç, şikâyet etmeyen yok gibi. İnsanlar en çokta ekonomiden şikâyetçi, “usandık soyulmaktan, kazandığımız yetmiyor, çalıştıkça fakirleşiyoruz, bu duruma bir son vermek gerek” diyorlar. Diyorlar ama bir türlüde çareyi bulamıyorlar. Bulamadıkça da geçinmek zorlaşıyor ve ahlaki çöküntü devam ediyor.

Şu anda dünya öyle bir hale getirilmiştir ki, insanlar çeşitli nedenlerle birbirlerini yeme yarışına sokulmuştur. Çok kazanma hırsı insanoğlunun gözlerini karartmış, kendisini ve öz değerlerini unutmasına sebep olmuştur. Bu konuda yeterli ve gerekli bilgi olmadığından, insanlar eğitiliyor derken eğitimsiz kalmıştır. Bu bağlamda sanki bilgi kurumuş, yerini nemelâzımcılık ve çaresizlik almış, yürümüş gibidir.

Bütün bunların sebebini araştıranlar kesin ve net çare bulamamışlar çünkü İnsanı fizik yapıdan ibaret zannetmişler ve fizik yapısı için çare aramışlardır. Oysa insan, fizik yapısını kullanandır. Günümüzün insanları bunu bilemediğinden, derinliklerine kulak verememiş, kendisini gövde sandığı içinde sıkıntıya düşmüşlerdir. İnsanı bilmeyen, insanı fizik yapıdan ibaret sayanlar, insanın da gerçek yapısını ortaya koyamamışlardır. Dünyadaki tek değerin insan ve insanın zekâsı olduğu unutulmuştur. Bu günün insanı bu ana esas gerçeği anladığı AN, çareler kendiliğinden gelecektir.

Bunalımın önüne geçecek, güzelliğe döndürecek tek çare; insanların kendilerine dönüp, kendi iç dünyalarını araştırmaya başlayıp, kendi özlerine uymalarıdır. Kendisine dönen insan; yapacağı yeniliklerle, insanlığın kalitesini sürekli artıracak, gelecekle ilgili de yepyeni düzenlemelere gidecektir.

Düzen; insan değerinin ağırlığını bilen insanların, gereklerini yerine getirmesiyle güçlü düzen olacaktır.

Düzen; memleketini, milletini seven tutarlı insanların kendi yerlerini alarak, adım adım ülkesini gezerek, toplumun her kesimi ile ve her bireyi ile içli-dışlı olmakla kurulacaktır.

Başka çare ve çareler var diyen varsa bizlerle görüşebilir. Kâinatın en değerli varlığı bunalımdadır, yok diyen varsa da görüşlerini bizlerle paylaşabilir. Unutmayın, dünyadaki tek değer, İNSAN ve İNSANIN ZEKÂSIDIR. Onun için ilk önce neye ve ne için önem vereceğinizi unutmayın. Teşekkürler…Mehmet Gülseçen
m.gulsecen @ meydangazetesi.com.tr (Single value in the world, THE PEOPLE 'is.)

If you look to see which corner of the world, we are living all over the planet shaken balances, crises will often become human beings, life has been full of difficulties. People forget that the world's only value, the layout was broken and everyone expects from each other. Expectations have been natural to complain at not perform. Everyone complained, except for a very small part, as does not complain. People complain most of the economy, "we have tired of being robbed, we have gained is not yet working as poor, need to put an end to this situation" they say. Say, but somehow do not find in the resort. It is hard to find unless you go and moral decadence that continues.

We have been making the world so that people eat each other for various reasons have been put into the race. Ambition to win mankind's eyes darken, to forget themselves and their own values caused. This topic is not sufficient and necessary information, people are trained derken remained uneducated. In this context, as if information were established, and despair nemelâzımcılık took place, were carried out as.

Investigate the cause of all these people, because people did not find definite and clear solution consisted of the physical structure and physical structure for thinking they were seeking. Whereas people used physical structure. People do not know it today, did not pay particular attention to the depth of his chest in the body have fallen on evil days. People do not know, people counting consisted of physical structures, people have not revealed the actual structure. Single value in the world and human intelligence that people have been forgotten. These days the main principles of the people understand the fact that AN, relief will come spontaneously.

Crisis will pass in front of, the only solution to return to the beauty of people return to their own and begin to explore their inner world and express their own to obey. Returning to their own people; do with the innovation, to continuously increase the quality of humanity, the new regulations will go about the future.

Layout; people who know the value of the weight of people, will fulfill the requirements powerful layout.

Layout; the country, the people who love taking their own place of people consistently, step by step tour the country, with every segment of society and every individual but will be established with non-familiar with.

And that if there is there any alternative remedies you can talk to us. Universe's most valuable assets are depressed, or if there is no opinion that we can share it with. Remember, the world's only value is HUMAN and HUMAN INTELLIGENCE. For him, what, and how important to first note that you will. Thanks ...

(Valor único en el mundo, el pueblo 'es.)

Si usted mira a ver qué rincón del mundo, estamos viviendo en todo el planeta sacudido los saldos, las crisis suelen convertirse en seres humanos, la vida ha estado llena de dificultades. La gente se olvida que el valor sólo en el mundo, la distribución se rompió y todo el mundo espera de los demás. Las expectativas han sido natural a quejarse por no realizar. Todos se quejaban, a excepción de una parte muy pequeña, ya que no se queja. La gente se queja más de la economía, "hemos cansado de ser robado, hemos ganado todavía no está trabajando como los pobres, la necesidad de poner fin a esta situación", dicen. Oye, pero por alguna razón no encuentra en la localidad. Es difícil encontrar a menos que vayas y la decadencia moral que continúa.

Hemos estado haciendo el mundo para que las personas comen unos a otros por diversas razones se han puesto en la carrera. La ambición de ganar los ojos de la humanidad se oscurecen, a olvidarse de sí mismos y sus propios valores causados. Este tema no es suficiente y necesaria información, las personas están capacitados derken permaneció sin educación. En este contexto, como si la información se han establecido, y la desesperación nemelâzımcılık se llevó a cabo, se llevaron a cabo como.

Investigar la causa de todas estas personas, porque la gente no encuentra definida y clara solución consistió en la estructura física y estructura física para pensar que estaban buscando. Considerando que las personas utilizan la estructura física. La gente no sabe que hoy en día, no se prestará especial atención a la profundidad de su pecho en el cuerpo se han reducido en los días de mal. La gente no sabe, el conteo de personas formado por las estructuras físicas, las personas no han revelado la estructura real. El valor único en el mundo y la inteligencia humana que las personas que han sido olvidados. En estos días los principios fundamentales de la gente a entender el hecho de que la AN, el alivio llegará de forma espontánea.

Crisis pasará por delante de, la única solución para volver a la belleza de la gente regrese a sus propias y comienzan a explorar su mundo interior y expresar sus propias obedecer. Volviendo a su propio pueblo; ver con la innovación, para aumentar continuamente la calidad de la humanidad, la nueva normativa irá en el futuro.

Diseño, las personas que conocen el valor del peso de las personas, cumplirá con los requisitos de diseño de gran alcance.

Diseño; el país, la gente que ama a tomar su propio lugar de la gente constantemente, paso a paso visita el país, con todos los segmentos de la sociedad y cada individuo sino que se estableció con los familiares.

Y que si no hay ninguna solución alternativa que usted puede hablar con nosotros. Los activos más valiosos Universo están deprimidos, o si no hay opinión que podemos compartir. Recuerde, el valor sólo en el mundo es humano y la inteligencia humana. Para él, lo que, y lo importante a la primera nota que lo harás. Gracias ...
TUNALIM...

''ONE MINUTE''TİYATROSU OYNUYORLAR..

 
 
 


Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “İsrail’in Savunma Bakanı’nın ne işi var Türkiye’de? Sen 2 gün evvel kavga etmedin mi?” diye sorduktan sonra “Milletin karşısına geçip ‘One Minute’ tiyatrosu oynuyorlar” dedi.


Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Meltem TV’de katıldığı Ekoanaliz programında, Türkiye’nin ekonomi politikalarında IMF’nin, iç politikada AB müktesebatının, dış politikada ABD’nin yörüngesine oturduğuna ve böylece kendini bağımlı hale getirdiğine dikkatleri çekerek, “Bu bağımlılık o kadar ileri derecedeki, Türkiye’nin bir çok konuda ‘hayır’ diyecek gücü bulunmuyor” dedi. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde menfaati olmadığını hatırlatan Prof. Dr. Baş, AB ile ilişkileri de, “Hükümet, AB’nin bütün şartlarını kabul ettiğini belirterek, ‘illa da bu birlikte olacağız’ demektedir” ifadesiyle değerlendirdi.

Türkiye havada kata çiziyor
Haydar Baş, şunları söyledi: “Türkiye’nin ileri mi yoksa geri mi gittiğini dış politikada ABD ve AB ile olan ilişkilere bakıp değerlendirmek gerekmektedir. Ekonomide IMF’nin etkisini de dikkate aldığımızda Türk milletinin lehine kazanılmış bir şey göremiyorum. Türkiye havada ‘kata’ çizmektedir. Şu anda Türkiye’nin pozisyonu budur. Bir başka ifadeyle Türkiye karanlıkta gölgesiyle kavga etmektedir. Böyle bir politika bu millete yakışmaz. 5 yıllık bir tarihi olan, bin yılı aşkın bir süredir İslam üzere yaşayan köklü bir medeniyetin sahibi bir milletin bence geldiği nokta bu olmamalıydı.”

Kıbrıs meselesinde geriye gittik
Kıbrıs’ta bir Türk devleti olduğuna işaret eden Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı, “Eğer Türkiye KKTC’nin tanınması üzerine bir dış politika benimsemiş olsaydı, belki de onlarca devlet KKTC’yi tanıyacaktı” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “Maalesef kurulduğu günden bu yana böyle bir devletin varlığından dünya haberdar edilmedi. Bir zamanlar bazı Asya ülkeleriye Türk dünyası ‘gelin sizi kabul edelim’ demelerine rağmen, Türk siyaseti buna müsaade etmedi. Bunun nedenini anlamış değilim. Aslında dışa bağımlı politika izlerseniz, anlarsınız. Yabancı güçler, ‘benim dediğimi yapacaksın’ diyor. Eğer senin dediğini yapmış olsaydım, 1974’teki Barış Harekatı olmazdı. 5 bin tane şehit vermezdik, Kıbrıs coğrafyasının sınırlarını belirlemezdik. Bundan dolayı kalkıp da ‘beni kabul et’ tartışmasını açmak manasızdır. Kurulmuş bir devletin inkırazı ve anlaşma masalarında terki sözkonusuysa biz çok geriye gittik. Ege meselesinde de AB’ye girebilmek için Yunanistan lehine politika üretmek zorundayız. Türkiye’nin dış dünyayla bağlantısı geçmişte güçlü bir devlet imajı verirken, şimdi herkes sırtımızı sıvazlıyor, ‘biz bu ülkeden ne alırız’, onun hesabını yapıyor. Demokratik açılımlar altında bize teklifler sunuldu. Biz de ‘ne güzel’ diye, Türk milletini bölünme eşiğine getirdik.”

Ekonominin altyapısı elimizden çıktı
Türkiye’nin yeraltı kaynaklarının yabancıların eline geçtiğini ifade eden Prof. Dr. Baş, tarım ve ormancılığın durumunun da ortada olduğunu belirtti. Tarımdan bir Allah’ın kulunun memnun olmadığına dikkatleri çeken Prof. Dr. Baş, şöyle konuştu: “Çiftçilerimizin neredeyse yüzde 80’i mesleğinden vazgeçer duruma geldi. Bir tarım politikası ki, Batı dünyası sana yap dediği kadar yapacaksın, yapma dediğini yapmayacaksın. Bu nasıl politika, nasıl bağımsızlık? Hayvancılığın durumu ortada. Vatandaşlar, artan fiyatlar yüzünden ayda bir kilo eti evine alamıyor. Böyle bir manzara karşısında hayvancılık politikasının ileri gittiğini söylemenin ifrat olduğu kanaatindeyim. Bu memlekette vatandaş domuz etini tanımazken, kasapta satışı hukuki zemine oturtuldu. İnsan hakları adı altında bu milletin inancına ters düşüldü, zina serbest bırakıldı. Türkiye’de millet kurumunu koruyan bir irade var. Bunun yanlışı, noksan, vebali, günahı vardır. Ayrı konu... Türkiye’nin zırhı vazifesini gören bu kurumun varlığı tartışma konusu olmuştur.  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin lağvedilmesini söyleyenler var. Yine bu iktidarın döneminde Mehmetçiğin başına çuval geçirildi. Türkiye’de kurumlararası kavga çok öne çıktı. Siyaset adalet dünyasıyla kavga içinde. Terör 8 yıl evvel ‘sıfır’ noktadayken, şimdi doruk noktaya çıktı. Doruk noktaya çıktıktan sonra dağdaki teröriste imkanlar tanıma adı altında biz Kürtlere hak veriyoruz iddiasında bulunuldu. Yani adam öldürmek fazilet sayılmaya başlandı. Türkiye kendi parasını basamıyor. Yeraltı kaynaklarımız, PETKİM, POAŞ, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi Kamu İktisadi Teşebbüslerimiz devletin elinden çıktı. Şimdi otoyollar ile boğaz köprüleri devreye giriyor. Bütün bunlar devletin elinden çıkıyor. Burada satışlar Türk milletine değil genelde yabancıya satıldı.”

Barak niye geldi?
ABD’den, Avrupa’dan hatta İslam dünyasına kan kusturan İsrail’den Türkiye’nin kaymağını yemeye gelen şirketlerin bulunduğuna işaret ederek, İsrail Savunma Bakanı Barak’ın Ankara ziyaretine ilişkin şunları söyledi: “İsrail’in Savunma Bakanı’nın ne işi var Türkiye’de? Sen 2 gün evvel İsrail’le kavga etmedin mi? Neyin hesabı için geldi buraya? 40 gün evvel niye ABD’ye gittin? Hangi konuyu konuştun? Şimdi onu gizlemek için oyun tezgahladınız. Ondan sonra milletin karşısına geçip ‘One Minute’ tiyatrosu oynuyorlar. Herkese yutturursun ancak bir tek adama, Haydar Hoca’ya yutturamazsın.”

TUNALIM...

AÇILIMIN ŞİFRELERİ ÇÖZÜLÜYOR...

Hükümetin Kürt açılımı diye başlattığı açılımın aslında Ermeni açılımı olduğu fikrinin ilk defa Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş tarafından dile getirildiğini, yaşanan gelişmelerin Sayın Baş’ı haklı çıkardığını yazmıştık.

PKK nın yeni yerleşim bölgesi olarak Karabağ’ı seçmesi aymaz kafalarda çok ciddi uyarılar yapması gerekmez mi? Gazetemizin değerli yazarlarından Murat Çabas’ın 31.12.2009 da kaleme aldığı “PKK Karabağa da çöreklendi” yazısını dünkü "Bindiği dalı kesmek" makalemizle birlikte okumanızı tavsiye ederiz. O zaman göreceksiniz açlımın şifreleri nasıl çözüme kavuşmaktadır…

“Birinci Körfez Savaşı sonrası, ABD ve gerçek müttefikleri tarafından uçuşa yasak bölgede oluşturulan PKK, bu bölgede Türkiye’ye ve Irak’a yönelik misyonu tamamladıktan sonra başka görevlere(!) kaydırıldı.
Bundan sonraki süreçte PKK Ermeni işgali altında bulunan Karabağ’da Kafkasların çıban başı olacak. Tabii, İran’a ve Suriye’ye yönelik terör saldırıları devam edecek, önemli bir bölümü de Türkiye’de siyasal sürece dahil olacak.
Bu konudaki açıklama Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMED) Başkanı Yrd. Doç. Dr. Savaş Eğilmez’den geldi.”

Konuyu belki basından takip etmişsinizdir ama önemine binaen ben tekrar ele alacağım.
ASİMED Başkanı Eğilmez, “PKK’nın yeni ‘yerleşim’ alanı olarak Ermenistan, özellikle de Dağlık Karabağ kamp yeri olarak seçilmiştir” dedi.  Eğilmez, “Azerbaycan’ın, terör örgütünün Azerbaycan topraklarında üslenmeye ve faaliyet alanı bulmaya çalışmasına karşın daha sert ve önleyici tedbirler alması gerekmektedir. Aksi takdirde yakın bir zaman içerisinde bu virüs kendisini de hasta edecektir” diye konuştu.
Eğilmez, şunları kaydetti: “Dağlık Karabağ’ın Türkiye’nin direk temas hattı dışında olması, Ermenistan’ın kolaylıkla yardım gösterebileceği bir alanda olması, uluslararası statüsünün daha tam olarak belirlenememesi ve Rusya’nın Gürcistan’dan çıkardığı askeri birlik ve silahlarını Ermenistan ve bu bölgeye yerleştirmesiyle PKK’nın daha kolay silah ve mühimmat temin edebilecek olması, bölgenin yeni faaliyet alanı olarak seçilmesinde rol oynayan önemli faktörlerin başında gelmektedir. PKK’nın bölgede var olan ağırlığı 1999 tarihinden itibaren gözle görülür bir artış göstermiş ve artık bölgedeki PKK kamplarında geniş ölçekli ‘silahlı eğitim’ verilmeye başlanmıştır.”
Bu yaşanan gelişmeler de “PKK terörünün, Ermeni terör örgütü ASALA’nın bir devamı niteliğinde olduğunu” ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş’ı da bir kez daha haklı çıkardı.
PKK, önce Kürdistan, ardından Büyük Ermenistan ve nihai hedef olarak da Büyük İsrail Devleti için paravan ve tetikçi olarak kullanılıyor.
Görünen o ki, Ermenistan, Türkiye ideallerine daha çok zaman ayırabilmek için Azerbaycan’la uğraşma ve onu meşgul etme ihalesini PKK’ya devretmiş.
Türkiye’nin PKK teröründen yıllarca neler çektiğini düşünürseniz, Azerbaycan’ın bu terörle başa çıkması oldukça zor.
Yanlış anlaşılmasın, PKK Türkiye ile işini bitirdi anlamında söylemiyoruz bunları…
Türkiye’de PKK terörü ikinci ve daha tehlikeli bir aşamaya geçti: siyasallaştı.
Ülkemiz üzerinde hesabı olanların da desteğiyle bundan sonra, Türkiye hakkında “federasyon” tartışmalarının yapıldığını bu konuda adımlar atıldığını daha sık göreceğiz.
Azerbaycan ise PKK terörünün bizim yaşadığımız daha ilk aşamasında…
Çok büyük can kayıpları verecek ve Karabağ mevzuundan bir şekilde el çektirilecek. Bundan sonraki süreçte “Ermeni askerlerle, Azeri askerler çatıştı” şeklinde haberleri pek duymayacağız, daha ziyade, Azeri ordusundan şu kadar şehit, teröristlerden de şu kadar ölü tarzında haberleri okuyacağız.
Hatta Ermeni askerlerin bile PKK kılığıyla Azerilere rahatlıkla saldırdıklarına şahit olacağız. Türkiye bu benzeri şeyleri yaşadı.
Azerbaycan’ın bu karanlık vadiye sokulmasının dolaylı olarak Türkiye’ye ayrıca bir darbe anlamına geldiğini unutmamalıyız. Azerbaycan’ı terörle meşgul etmek Ermenistan’ın üzerimizdeki siyasi baskılarını ciddi oranda artıracaktır.
Siyasilerimiz hala uyumaya, taşeronluk yapmaya devam etsin!”(Murat Çabas/Yeni Mesaj)

U.Kepekçi-TUNALIM...

ALO SUİKAST HATTI !..

Seferberlik Tetkik Kurumu’nda dün itibariyle altıncı kez arama yapıldı. Hakim Kadir Kaymaz, anlaşılacağı üzere Kozmik Büro’daki incelemelerine daha da devam edecek. Fakat Türkiye’yi böylesine elektrikli günlere sokan ve devletin en gizli belgelerinin olduğu odaların didik didik aranmasına giden süreç nasıl başladı sorusunda çok önemli bir ayrıntı unutuluyor.
Bu ayrıntı ne mi?
Hatırlayalım:
İki subay Bülen Arınç’ın bulunduğu sokakta dolaşırken yakalanıyor. İddia korkunç: “Bu subaylar Bülent Arınç’a suikast düzenleyecekmiş.”
Ayrıntı şu: İki subayın suikast amacıyla Bülent Arınç’ın evinin civarında dolaştığına dair bir ihbar yapılıyor. Yani emniyet bir ihbar üzerine bu subayları gözaltına alıyor. Gözaltına alınan toplam sekiz subayın mahkemece serbest bırakılması “suikast iddialarının ciddiyetini!” ortaya koysa da konumuz bu değil.
Savcılık, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı)’e bir yazı yazarak ihbarı yapan telefonun bulunmasını istiyor. TİB’in savcılığa gönderdiği cevabi yazıda “ihbarın yapıldığı telefonun Türk Telekom sistemine ait olmadığı, büyük ihtimalle yurt dışından telefon edildiği” bildiriliyor.
İşte tam da burada benim kafam karıştı. Emniyete bir ihbar geliyor, başbakan yardımcısına suikast yapılacağı söyleniyor, ama telefonun yurt dışından geldiği bildiriliyor. “Telefon yurt dışından geldi” diye savcılığa yazı yazan kurum, “biz Yargıtay’ı dinlemedik” diye açıklama yapılmasının üzerinden bir hafta geçmeden Yargıtay’ın telefonlarını dinledikleri ortaya çıkan “sabıkalı” bir kurum.
Önemli bir konu var:
Eğer ihbar yurt dışından gelmişse bu ihbarın hangi yabancı, ülkeden hangi telefondan yapıldığını nokta atışla bilmesi gereken TİB, topu adeta taca atıyor, “telefon bize kayıtlı değil, muhtemelen dışarıdan geldi” gibi tuhaf bir acemilik sergiliyor.
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı iletişimde en basit işlem olan “telefonun nereden geldiği” bilgisini elindeki büyük teknolojik imkanlar rağmen bilemiyorsa o kurumun kapısına kilit vurup gitsinler.
Bir telefon ihbarı üzerine devletin en gizli belgelerinin yer aldığı kozmik odaya ulaşan aramalar yapılıyor, TİB’in ise telefonun kaynağından haberi yok!
Öyle ya “bu ihbarın arkasında hangi devlet, hangi istihbarat servisi var? ” diye sormak gerekmiyor mu? Çukurambar’da gezinen iki subayın elinde su şişesiyle hangi sokağa gireceğini dahi bilen “dış güç” kim?
O telefon hangi ülkeye ve kime ait?
Genelkurmay başkanı diyor ki “iki subay o sokağı bilgi sızdırdığı düşünülen bir personeli takip için girdi.” Demek ki yurt dışından telefon açan “önemli kişi” Seferberlik Tetkik Kurumu’ndan iki subayın ne zaman kurumdan çıkıp ne zaman nereye gideceğini bilecek kadar “keskin kulaklı”. Devletin en gizli kurumundaki personel hareketlerinden dahi haberdar. Yani o kurumdan çay almak için bakkala giden bir eri bile anında bilen bir derin güçten söz ediyoruz.
Suikast iddiasıymış, elinde kağıt varmış, kağıtı suyla yutmuş, bırakın bu hikayleri de bu “dış gücü” bulun.
TİB’in bu anlaşılmaz sessizliğinden, –acaba– telefonun kaynağı belli de açıklamaktan mı çekiniyorlar dedirten bir sonuca varacağız ama biraz daha bekleyelim bakalım.
M.Bayraktar--TUNALIM..

MEHMET AKİF ERSOY

He was born in Istanbul, Ottoman Empire in 1873. He is noted for writing the lyrics of Turkish National Anthem, İstiklâl Marşı (The March of Independence in English) – which was adopted in 1921, and is accepted by many Turks as their "National Poet". The lyrics were originally written as a poem in a collection of his writings. Paradoxically, one of his most famous works, a book called Safahat, was not widely read or published until recently. He studied veterinary science at the university.

He is also said to have written a commentary upon the Qur'an which he later burned on discovering that it was to be published by the new secular government in Turkish instead of the original Arabic, and used in secular education.

Although semi-Albanian by birth and deeply religious, he is held as a nationalist figure in Turkey. In fact, his real allegiance was somewhere in between Turkish and Islamic identities, and he was something of the Namık Kemal of his time. Deeply upset by the strongly secular nature the republic took soon after the sultanate was abolished in 1923, he left Turkey for Cairo to teach Turkish language, and returned only shortly before his death in 1936.

He was interred in the Edirnekapı Cemetery in Istanbul


İstiklal Marşı - Independence March, Turkish National Anthem
İstiklal marşı, meaning the 'Independence March', is the Turkish national anthem. It was written by Mehmet Akif Ersoy and officially adopted on March 12, 1921. A nationwide competition was held for selecting the national anthem of the new born Turkish Republic after the Turkish war of independence. A total of 724 poems were submitted to this event and the 10-verse poem written by Mehmet Akif Ersoy was adopted unanimously by the Turkish Grand National Assembly.

Another competition was held to select the most suitable musical composition for the national anthem and 24 composers submitted their works for this event. The council, in 1924, adopted the music composed by Ali Rıfat Çağatay and this music was used until 1930 to sing the words of the national anthem. After this date, the music of the national anthem was changed with the music composed by Osman Zeki Üngör, conductor of the Presidential Symphonic Orchestra. Since then, the words of the Turkish National Anthem have been sung with this musical composition. Out of the 10 verses, only the first two are sung with music. You can download the mp3 version of the Turkish National Anthem, Independence March (Istiklal Marsi) here:


And here is the poem, with the whole 10 verses and its translation into English:

Mehmet Âkif ERSOY

Fear not! For the crimson flag that proudly waves in these dawns, shall never fade,
Before the last fiery hearth that is ablaze within my nation burns out.
And that, is the star of my nation, and it will forever shine;
It is mine; and solely belongs to my nation.

Frown not, I beseech you, oh thou coy crescent,
But smile upon my heroic nation! Why the anger, why the rage?
The we shed for you will not be worthy otherwise;
For freedom is the absolute right of my God-worshipping nation.

I have been free since the beginning and forever will be so.
What madman shall put me in chains! I defy the very idea!
I'm like the roaring flood; powerful and independent,
I'll tear apart mountains, exceed the heavens and still gush out!

The lands of the of the West may be armored with walls of steel,
But I have borders guarded by the mighty chest of a believer.
Recognize your innate strength! And think: how can this fiery faith ever be killed,
By that battered, single-toothed monster you call "civilization"?

My friend! Leave not my homeland to the hands of villainous men!
Render your chest as armor! Stop this disgraceful rush!
For soon shall be come the day of promised freedom...
Who knows? Perhaps tomorrow? Perhaps even sooner!

See not the soil you tread on as mere earth,
But think about the thousands beneath you that lie without even shrouds.
You're the noble son of a martyr, take shame, hurt not your ancestor!
Unhand not, even when you're promised worlds, this paradise of a homeland.

What man would not die for this heavenly piece of land?
Martyrs would gush out if you just squeeze the soil! Martyrs!
May God take all my loved ones and possessions from me if he will,
But may he not deprive me of my one true homeland for the world.

O Lord, the sole wish of my heart is that,
No infidel's hand should touch the bosom of my temple.
These adhans, the shahadah of which is the base of the religion,
Shall sound loud over my eternal homeland.

Then my tombstone - if there is one - will a thousand times touch its forehead on earth (like in salah) in ,
O Lord, tears of flowing out of my every wound,
My corpse will gush out from the earth like a spirit,
And then, my head will perhaps rise and reach the heavens.

So flap and wave like the dawning sky, oh glorious crescent,
So that our every last drop of may finally be worthy!
Neither you nor my nation shall ever be extinguished!
For freedom is the absolute right of my ever-free flag;
For freedom is the absolute right of my God-worshipping nation!
Mehmet Âkif ERSOY
MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI Mehmed Âkif 1873’te Fattih’in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.
Âkif’in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.
Ailesinin ilk çocuğu olan Âkif’e babası ebced hesabı ile doğum yılına tarih düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için annesi
ve arkadaşları tarafından Âkif diye çağrıldı. O da sonra bu adı kabullendi.
Âkif dört yaşında Emir Buhari Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.
Mahalle Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Âkif’i annesi medreseye göndermek istese de babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden, onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen Akif’i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da zamanın gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kaydını yaptırdı.
Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından da Farsça dersleri almaya başladı.
Fakat bunlar Şark’a ait dillerdi ve bu asırda Garb’ı bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma yükseldi.
Âkif bütün bunların yanında bir de güreş’e gidiyordu. Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:
ŞİİR!
Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.
Mehmed Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan ağaç gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.
Fakat bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin birşeylerini kaybettiği bu “felaket ve helaket” arasında Akif önce babasını kaybetti.
1889yıılı yazında Yakacık’ta kaldıkları zaman meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki değildi, ama en büyüğü idi. Bu acının üzerinden
daha bir yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel’deki ev ve eşyaların tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.
Bu felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi.
Âkif’in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken, Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.
Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.
Daha sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek’e gitti ve amcalarıyla görüştü.
Mehmed Akif memuriyete başladıktan sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmed Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerden biri durumuna geldiler.
Akif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat müderresliğine tayin edildi.
Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif’in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.
Akif bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete hazırlamanın yollarını aradı.


İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ
(12 Mart 1921)

1921 yılında, Şanlı Bayrağımız’ın ve Kahraman Türk Milleti’nin simgesi olacak milli bir marş yazılması için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir yarışma açılmış ve kazanana para ödülü verileceği açıklanmıştır. Ülkenin her tarafından pek çok şair, duygu ve heyecanlarını anlatan mısralarla bu katıldığı halde, Mehmet Âkif’in bu yarışmaya katılmadığı görüldü. Nedeni sorulduğunda: ‘’Milli marş para ile yazılmaz’’ cevabını verdi. Arkadaşlarının ısrarları üzerine ve kazanırsa ödül verilmemesi şartı ile yarışmaya katıldı ve hepimizin yüreğinde yer eden İstiklal Marşı’nı yazdı.

Türk Milleti’nin zaferini, yüceliğini ve bayrağımızın kutsallığını en güzel duygularla anlatan İstiklal Marşı, yarışmaya katılan 724 şiir arasından seçilerek zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından Büyük Millet Meclisi’nde okundu. Bütün milletvekillerince büyük bir coşku ve heyecan içerisinde, iki defa ayakta dinlenen İstiklal Marşı, 21 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli Marş olarak kabul edildi. Ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi.

Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’nin eseri olarak kabul ettiği için Safahat’a koymamış ve Kahraman Ordumuz’a hediye etmiştir.

İSTİKLAL MARŞI AÇIKLAMASI


Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak
O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde:

Ey Milletimi Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.

Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülemediği gibi, milletimizin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O Türk Milleti’nindir ve daima öyle kalacaktır.



Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklali.

Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:

‘’Uğruna canımı vereyim, ne olur kaşlarını çatma ey hilal kaşlı güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden. İstiklal uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.’’



Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Mehmet Âkif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. ‘’Ben’’ kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve:

‘’Ben, yaratıldığı günden beri hür yaşamış bir milletim, bundan sonra da hür olarak yaşayacağım. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben,Şimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyeti elimden almak isteyen olursa kükremiş bir sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda dağları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bire sığmam, yine taşarım.’’




Garb’ı afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘’Medeniyyet!’’ dediğin tek dişi kalmış canavar!

Bu kıtada Mehmet Âkif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:

‘’Bat ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla,tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir.Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.

Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten ‘’Medeniyet’’ adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.’’



Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın... belki yarından da yakın.

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kararlılık aşılıyor ve:

‘’Arkadaş! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaş! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur! Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yolunda savaşan mü’minlere zafer vereceğini Kuran-ı Kerim’de va’d etmiştir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman perişan edilecektir.’’



Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı.
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Âkif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır:

‘’Bastığın yerleri (toprak) deyip geçme! Geçmişini iyi öğren! Çünkü bu vatan toprakları, uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uğruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan şehit’lik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanına gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.



Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

İstiklal Marşı’nın 7.kıtasında Mehmet Âkif vatan sevgisini, vatan toprağının özelliğini ve Türk Vatanı’nın yüceliğini, şöyle anlatmaktadır:
‘’Bu cennet vatan uğruna canını vermeyecek olan kim var? İşte herkes vatanı uğruna canını vermek için hazır bekliyor. Şimdiye kadar bu uğurda o kadar çok yiğit canını verdi ki: bir karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Allah canımı, canım kadar sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.’’



Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

8.kıtada Mehmet Âkif, din ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:

‘’Yüce Allah’ım! Ruhumun senden dileği şudur: Uğruna canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki şahadetler ki:
‘’Eşhedü enla ilahe illallah,
Eşhedü enne Muhammeden resulullah’’
Kelimeleri Türk Milleti’nin müslümanlığının ve bağımsızlığının ilk şartı ve temelidir. Hürriyet sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun. Milletim kıyamete kadar hür yaşasın.’’


O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım;
Her cerihamda, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi terden na-şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

‘’O zaman (camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman) yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile çoşkunlukla secdeye kapanacaktır.

Milletimin hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere çıkar ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan Arş’a (Allah’ın yüce katına) ulaşır.



Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Edebiyyen sana yok, ırkıma yaok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, Milletimin istiklal.

Büyük vatan şairi Mehmet Âkif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağamıza hitap etmekte ve:

‘’Şanlı bayrağım! Sen de artık şafaklar gibi al renginle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır. Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.

Artık Türk Milleti’nin yok olması, dağılması diye bir şey abediyyen söz konusu olamaz. Çünkü; daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.’’

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Allah,ü Teala(C.C) Türk Askerini korusun!
Amin!
Vatan Sana Canım Feda Olsun!
Ya Sev Ya Terket!
Love it or leave it !

Kimse söndüremez tüter bu ocak,
Adı türktür Bu vatanın Türk kalacak.
Şehit ve Gazi bedelidir bu şanlı bayrak,
Adı Türk’tür bu vatanın Türk kalacak.


Nice şehitler vermiş bu toprak,
Sahiip çıkılacak vatan ve bayrak.
Tüm gençlik vatan bekçisi olacak,
Adı Türk’tür bu vatanın Türk kalacak.

Her şafakta bir ışık parlayacak,
Tüm gençlik ona sahip çıkacak.
Türk gençliği uşak olmayacak,
Adı Türk’tür bu vatanın Türk kalacak.

Düşman karşısında birlik olacak,
Barış ve kardeşlik ülkümüz olacak.
Huzuru bozana dünya dar olacak,
Adı Türk’tür bu vatanın Türk kalacak.

Yüzlerce Cemal gazi olacak,
Binlerce Mehmet Şehit Olacak.
Tüm gençlik nöbet tutacak,
Adı Türk’tür bu vatanın Türk kalacak.

ŞEHİT RUHUN GÖKLERDE NÖBETTE!
KANIN BAYRAKTA EN YÜKSEKLERDE!

ŞİMDİ DAHA GÜÇLÜYÜZ
YETMİŞ MİLYON,
TEK YUMRUK OLDUK!
BU BİLEK ASLA BÜKÜLEMEZ!!

AYINADA AYYILDIZINADA GURBAN OLAYIM BAYRAĞIM!

ŞEHİDİMİN KANI YERDE KALMASIN!

AYYILDIZIM SENİN GÖLGENDE DOĞDUM
SENİN GÖLGENDE ÖLECEĞİM!


ANNE BAK YİNE O ABİLER
anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan hepsinin ellerine kırmızılı beyazlı bayraklar ve gözlerinde sönmek bilmeyen nurlu ışıklar anne bak yine o gençler geçiyor sokaktan dillerinde bir marş çırpınırdı karadeniz diyorlar anne. anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan ama bu kez gözleri yaşlı neden acaba cıkıp sorsam mı? bu nisan sabahında neden ağlıyorlar ki baharın gelişi onları mutlu etmedimi yoksa yoksa birisi kalplerinimi kırdı onların.. anne bak yine abiler geçiyor sokaktan ama onlar yiğittir bırakmaz yoldaşlarını anne... anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan omuzlarında bir tabut... ağlıyorlar anne ağlıyorlar ve hep birlikte anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan umutları tükenmemiş bambaşka yarınlara koşar gibiler tıpkı birer asker gibi hiç bozmuyorlar düzenlerini her gün bu yoldan geçiyorlar ve turana doğru yürüyorlar anne... anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan üç türk bayraklar ellerinde ve babamda yanlarında anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan bırak bende gideyim ne olur yanlarına gideyim yüreklere sığmayan sınırları zorlayan anne ne olur bende tadayım anne hem ne olur ki sen demedin mi vatan uğrunda ölmek sevaptır diye? bende cennete gideyim bende albayraklara sarılarak geçeyim usulca senin önünden sende ozaman ağlama yüreğine hep neşeyle dolsun bırak bu sevdaya can vereyim oğlunda alperen olsun... olsun ana olsun vatan sağolsun vatan sağolsun.

OSMANLI

LEKE
Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz,
Vurulmuşum, vurulmuş düşmüşüm güpe gündüz.
Şakağımdaki kansa, o benim gülüşümdür,
Namert sürünmektense, erkekçe ölüşümdür.
Şaşırmayın, korkmayın, ürkmeyin ey yiğitler,
Bakın etrafımızı nasıl sarıyor kızıl itler!
Zaten faydası yoktur korkaklığın ecele,
Yaşamak hakkın lakin istiklalinle bile.
İhtirama zaman yok, merasime ne hacet?
Size düşen daha çok vazifeler var. Evet...
Evet!.. Böyle sürerse bu eşkiya kanunu,
Müebbet felakettir milletimin sonu.
Size selâm gönderdi kırk yiğidiyle KÜRŞAD
Sizden haber bekliyor yüz milyon; imdat! imdat!
Hala tevekkülde mi kararlısın yoksa?
Sükut neyi halleder, yaran oyuk oyuksa?
Tevekkül Allah'adır zillete katlanılmaz!
Ya hayat ya ölüm! Bunun ötesi olmaz.
Namus lekesi değil alnımdaki bu leke,
Asırlardır karşıma çıkmazken tek teke
Önümüzde dalkavukluk, meddahlık edenleri,
Şimdi iyi tanı, gör neymiş hünerleri...
Mütefekkirler echel, realistler yalancı,
Hayret! Dünkü yabancı, bugün bu handa hancı...
Dağdan bağa inenler, yoluma kül döküyor
Benim ayak izlerim taşralı gözüküyor
Farkına yeni vardım, suçluymuşum ben meğer
Otağımda cellatlar... Kaçmak!.. Bu neye değer!
Ne papyon kravatlı, ne rugan papuçluyum
Halisane Türk'üm ben, onun için suçluyum.
Suçluyum, hainleri gözlerinden tanırım ben.
Bir intizar dinlerim şu toprağın kalbinden.
O ses der ki: -Ey oğul, yazıklar olsun sana!
Mezarımı kirleten, şu mahluka baksana!
Baktım gafiller düşmüş hainlerin peşine
Dedim Bozkurtların yurdunda, çakalların işi ne?
Fırlamışım yayımdan, ok hedefi mutlaka bulur
Son kale, son akında, ancak böyle kurtulur.
Namus lekesi değil, kurşun yarasıdır O.
Asrın adaletine, bir yüz karasıdır bu!
Arz-ı endam etsinler... Mütebessim, mutantan.
Sonra da sulh severiz, deyiversinler YALAN
Yalandır ne söyleseler, beşeriyyet namına,
Hanumanlar yıkılır, bu şer'riyet namına.
Adi cinayetlerle küllenir asıl yara
Can yakar, göz yaşarır, alır yürür bu sara
Sokaktan okullara, okuldan minareye
Bu kıvılcım saçarken bekçiler uyur, niye?
Kimdir bu uyanıklar, niçin uyur uyuyan?
Beş kıt'a birbirine dokunur zaman zaman
Bayraklar indirilir, paçavralar sallanır
İşte bu kızıl itler, bu sayede yollanır.
İnsan denmez bir avuç yal için sürünene
İnsan denmez sesimden ürküp, dev görünene
İnsan denmez iltifat, iltizam edenlere
İnsan denmez yenilen ve önde gidenlere
İnsan denmez gözyaşı döküp, ter dökmeyene
İnsan denmez hedefi görüp diz çökmeyene
Ben şüheda nesliyim, başkaya varmaz dilim
Belki mağdurum ama, asla meyus değilim.
Gökbayrak Albayrağa bir gün çizerken ufuk
O büyük kurtuluşa yürürken çoluk çocuk
Bu nefes bu bedeni terkedip de gitsede
Ruhum at koşturacak, o büyük hengamede.
Namus lekesi değil, artık bilinmeli bu!
Asıl leke bellidir, kökten silinmeli bu!
Bir isyan cinnet gibi, bir günkü kâbus gibi
Karşımda tomsonlular, yunan gibi rus gibi
Ey gönüllü bayraktar, ey devşirme dölleri!
İleri, biraz daha, biraz daha ileri.
İhanet oyununda, peşrev çekenler bu kez
Bilsinler ki bu toprak, hainleri hiç sevmez!
Bugün sabreyleyenler, bir gün bezecekler
Tutup başlarını, taşlarla ezecekler.
Atalarımız bize, böyle ferman buyurdu
Ey ecdat sevgisiyle taşan kahraman ordu
Bu hakimler veremez, hükmünü bu celsenin
Hazır olun Bozkurtlar! Hüküm sırası sizin....TUNALIM..

ŞEHİTLERE RAĞMEN AÇILIM

Tokat’ta 7 şehit yüreğimizi dağladı. Üstüne Molotof kokteyl atılan serap kızımız hakkın rahmetine kavuştu, askerlerimizle aynı gün şehit oldular. Özellikle “hükümetin sesi” konumuna gelen TRT başta olmak üzere, hükümetin borazanı olan diğer televizyon kanalları, henüz şehit’lerin naaşı yerdeyken panik ve suçluluk içerisinde açılımı kurtarmaya, PKK’yı aklamaya çalışıyorlar.
Ağız birliği içerisinde “Açılım sabote edildi” diyorlar. Ahmet Türk de aynı şeyi söyledi, Başbakan, Hükümet sözcüsü Cemil Çicek de, TRT ve diğer tüm açılımcı kanallar da...
Şehitlere ve şehirlerde olan kargaşalara rağmen “Durmak yok açılıma devam”. Yani bu yedi askerimizi öldüren caniler dışarı çıkıp, Habur’dan giriş yaptığı takdirde bunlar da affedilecek, çünkü açılım bu.
Kırmızı halılarla karşılanan teröristlerin bu saldırıyı yapmadığı ne malum? Adamlar terör elbiseleriyle geldiler, pişmanım demediler, hergün olayların içindeler...
Yani benim kişisel düşüncem bu, bağımlı olmadığım için açılımcılar gibi düşünmüyorum. PKK’yı temize çıkaramıyorum. Onlar gündüz taş atarlar gece kurşun, gündüz mitinglerde boy gösterirler, APO sloganları atarlar, gece yol keserler, gündüz düz ovada siyaset yaparlar, gece dağda kamp kurarlar, gündüz şehirlerde gece Kandil’de...
Açılımcılar PKK’yı bile solladılar hainlikte, adeta hepsi ovalı terörist çünkü PKK’nın eylemlerini dahi örterek imalı iftiralarda bulunuyorlar.
Teröristi affetmek dışında ne olduğunu bilmediğimiz açılım furyasını Başkan Obama, hükümet, Barzani, DTP övüyor. Yani nasıl yolda olduklarını bu tabloya bakarak bile anlamak mümkün.
Bülent Arınç neden sus pus? Neden ağlaması gelmez?
Diyarbakır’a gidip “ceylanıma nasıl kıydınız” deyip ağlamıştı ya.
Bekledim serap kızımızın cenazesine katılır belki ağlar diye. Olmadı yedi ceylanımızın cenazesinde ağlar diye düşündüm ama nafile “ne Arınç kalmış ortada ne gözyaşı”, boşuna beklemişim.
Diyarbakır’da PKK mayınıyla ölen Ceylan kızımızın failleri hakkında, PKK değil de askerin tatbikat hatası olduğu iftirası olunca Bülent abi ağlıyor. PKK öldürünce ortalıkta gözükmüyor. Ahmet Türk’ün derdiyle dertleniyor, o üzülünce Bülent abi de özlüyor.
Ne aşk Allah’ım. İnsanın bu dünyada böyle bir seveninin, yoldaşının, arkadaşının, meclisdaşının olması ne güzel, hem de bu kişi Başbakan Yardımcısı ise “başına devlet kuşu”, yok yok, AKP kuşu kondu demektir.
Şimdi de model ortaklık...
Başbakan’ı Obama çağırdı. Yarım saat planlanan görüşme iki saat sürdü, kameralar önünde duyduklarımız bize yeter, kamera arkasını bilen yok zaten. Stratejik ortaklık bitmiş çok şükür bunu öğrendik. Ama sevincimiz kursağımızda kaldı şimdi model ortaklık devrede. Ne kanaatkar, itaatkar bir iktidar, ne verseler razı. Hangi görevi verseler itiraz yok ve üstesinden geliyor evvelallah.
“Model Ortaklık” nedir deyip düşünmeyin! yakında “ılımlı İslamcılar” anlatır hepimize. Hem kötü bir şey olsa,  Başbakanımız “One minute” derdi zaten(!)
“ABD’siz olmaz”, ona iman edenler böyle diyor. ABD kötü olsaydı(!) Hocaefendi hiç orda oturur muydu?

Y.Karaca--TUNALIM...

PROF. DR. HAYDAR BAŞ’IN PROFOSÖRLÜĞÜ HAKKINDA

BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ 
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın etrafında estirilen fitnelerden bahsetmişken, akademik unvanı hakkında estirilen fitnelerden de bahsedelim.

Utanmadan sıkılmadan Sayın Baş’ın Profesörlüğünün sahte olduğunu iddia edenlerin yanında, bunlar yetmezmiş gibi YÖK tarafından da bu unvanı kullanamayacağı hakkında dava açılmıştı. Bu ne garip bir olay ki unvan alınan üniversite ile kısa bir yazışma neticesinde bile öğrenilebilecek bu gerçek ard niyetliler tarafından çarpıtılmaya çalışılmıştır. YÖK ün iddiası; mademki Sayın Baş bu unvanı Türk Üniversitelerinden almadı o zaman Türkiye’de bu unvanı kullanamazmış. Bu unvanı kullanmak için mutlaka Türk üniversitelerinden denklik almalıymış. Bu iddia çok sürmeden mahkeme kararıyla reddedilerek beratına karar verilmişti.

Saçmalığıyla da tarihe geçecek bu iddianın şekline ve içeriğine bakmak yerine medyanın da desteği ile Sayın Baş’ın akademik unvanı etrafında yıllarca fitne estirilmişti.

Dünyanın her yerinden alınan unvan gayet tabi geçerli olacaktır. Türk üniversitelerinin dışında unvan alanların unvanını kabul etmemek gibi saçma bir iddia ne kadar ilmi ne kadar gerçekçi olabilirdi ki…

Prof. Dr. Haydar Baş Meltem TV’de yayınlanan, Ekoanaliz programında hakkındaki iddialara cevap verirken Akademik unvanı konusundaki tartışmalarla ilgili şu açıklamaları yaptı:

“Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 1999–1460 ve 1999–1380 sayılı kesinleşen kararı. YÖK’ün şikâyeti neticesinde benim akademik unvanımla ilgili yapılan yargılamada verilen kararın sonucu şöyledir: “Dosyadaki belgelerden Bakü Devlet Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı verildiği ve Azerbaycan Yüksek Onay komisyonu tarafından onaylandığı görülmektedir. Öte yandan iddia ve savunma her ikisi de Mesaj TV’de yapılan bir programda sanığın bu unvanı kullanmasından başka bir eylemi tarif etmemiştir. Hiçbir yasal düzenleme bu unvanı tarif edilen bir şekilde kullanılmasını engelleyemez. Aksi düşünüldüğünde ülkemizde gerçekleştirilen bilimsel toplantılarda yurt dışından gelen yabancı bilim adamlarının bu unvanı kullanmasının ancak müşteki kurumca Türkiye’de geçerli sayılması halinde mümkün olabileceği gibi bir sonuç ortaya çıkartılması gerekmektedir. Oysa günümüzde böyle bir iddia düşünülmeyeceği gibi zaten 2547 sayılı yasada da böyle bir düzenleme yoktur. Öte yandan TCK’nin 252. maddesine göre bilimsel bir unvan olan profesörlüğün mülki ve asgari bir devlet memurluğu olarak düşünülmesi de mümkün olmadığından sanığın üzerine atılan suçun yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle beraatına karar verilmiştir. Karar tarihi 12,1999.” PROF. BAŞ’A YÖNELİK İFTİRALAR CEVAP BULUYOR

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Meltem Televizyonunda yayınlanan Ekovizyon programına katılarak hakkında yapılan dünden bugüne bütün iddialara cevap verdi. Böylece kötü emel sahibi olan iddia sahiplerinin oyunu bozuldu.

Prof. Dr. Baş, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bu yana hakkında açılan ‘davalar’ sonucunda uğradığı mağduriyetleri tek tek anlattı. Son 29 yıldır her hükümet döneminde onlarca davaya maruz kaldığını belirten Prof. Dr. Baş; hakkında açılan ceza davalarının tümünün beraatla sonuçlandığını, buna mukabil açtığı tazminat davalarını da kazandığını belgeler sunarak (avukatlarıyla birlikte) dile getirdi.

Hakkında açılan 20 bin sayfalık davalardan ve hepsinden berat edişlerini karşılığında kazandığı tazminatlardan örnekler vererek gerek askeri gerek sivil mahkemelerde karşılaştıklarını en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlattı.

Sizin de malumunuzdur ki saatler süren açıklamaların makale çapında ele alınması mümkün değildir. Ancak birkaç satırda olsa aktaracağım sözler şunlardır;
BTP Genel Başkanı, “Ben ne askerin, ne de devletin adamıyım. Ben milletin adamıyım” ifadesini sık sık kullandı.

Prof. Dr. Haydar Baş, “Ben hiçbir zaman ne devletimi, ne askerimi, ne de bununla ilgili kurum ve kuruluşlarımı Yüce Milletimizin huzurunda eleştirip, bundan bir puan elde etmek istemem. Benim de senelerden beri kulağımıza gelen bu dedikodulara bir gün cevap vermemiz gerekiyordu.” Dedi ve bunların sebeplerini dile getirdi.

“Devletin hiçbir günahı yoktur, ordunun da hiçbir günahı yoktur. Bunlar kurum ve kuruluşlardır. Devleti ve milleti ayakta tutan irade, zihniyetine ve ideolojisine göre vatandaşa tavır takınıyor. Ben o gün de, bugün de aynı inançtayım: Devletin hiçbir günahı yok, bu devlet benim devletim. Ordunun hiçbir günahı yok, bu ordu benim ordum. Bunlar olmazsa, millet diye bir kurum olmaz. Yıllardan bu yana oynanan oyun ordu ile devleti devre dışı bırakıp, millet denilen bu köklü varlığı yok etmektir. İşte ben bunun savaşını verdim, veriyorum.”

Evet değerli dostlar Sayın Baş’ın iddialara cevap verdikten sonra şimdi bu iddialarda bulunanların yapması gereken eğer varsa, kızarmış yüzleriyle milletten ve Sayın Baş’tan özür dilemelidirler.
Peki, Prof. Dr. Haydar Baş beye kulak verselerdi ne olurdu?..
U.Kepekçi-TUNALIM

DÂVÂ VE ÇİLE ADAMI PROF. DR. HAYDAR BAŞ

 

Prof. Dr. Haydar Baş gerçek bir dâvâ adamıdır. Dâvâsı, her zaman Hak ve millet adına olmuştur. Hayatının, davasına paralel olarak hep çile ve sıkıntılarla geçtiğine de şahit olmuşuzdur. O, kendini milletine adadıkça, anlamakta güçlük çektiğimiz kişiler ve kurumlar tarafından sürekli sıkıntılara uğratılmış, asılsız iftira ve karalama kampanyalarına maruz kalmıştır…

Fikir ve kanaat önderi olma şahsiyetinden dolayı; sıklıkla, çeşitli mahkemelerde sorgulanma safhaları yaşamıştır. O, her zaman baba tavrı sergilemiş, kuşatıcı ve affedici tavırlardan hiçbir zaman vaz geçmemiştir. Ona yapılan kötü muamelelere rağmen O, ne devlete, ne millete, küsmemiştir…

O, kendine yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı sadece hukuki mücadeleler vermiş, asla bu kurum ve kuruluşlar hakkında ima yollu dahi kötü ifadeler kullanmamıştır. Hatta bizler, bazen yapılan haksızlıklara dayanamayıp kurumlara sitem ettiğimiz zaman bile bize müsaade etmemiştir. “Bir milletin ayakta durabilmesi için güçlü aile, güçlü ordu, güçlü devlet yapısı olmalıdır. Hiç kimsenin bu gücü yıpratmaya yönelik hareketlerde bulunmasını istemiyorum. Her ne kadar yanlış yaparlarsa yapsınlar biz hukukun üstünlüğüne ve Hakka inanıyoruz, er ve de geç hak tecelli edecektir.” Diyerek bizlere nasihat eder.

En sıkıntılı ve çileli dönemlerinde bile O, Hazreti Musa dönemindeki bir hadiseyi anlattır ve “Ben hazreti Musa dönemindeki anayım” der…

Hazreti Musa (as) zamanında bir çocuğa, iki kadın analık iddiasında bulunur. Hazreti Musa’ya gelinir ve durum izah edilir. Hazreti Musa hemen orta yere bir ateş yakılmasını emreder. İki kadına sorar “bu çocuk kimin?” Her iki kadın da “bu çocuk benim” iddiasında bulunur. O zaman Hazreti Musa “atın bu çocuğu ateşe” emrini verir. O sırada kadınların biri haykırarak; “Ya Musa, bu çocuk benim değil” der. Hazreti Musa “ben öğreneceğimi öğrendim. Bu çocuğun gerçek annesi; “bu çocuk benim değil” diyen kadındır. Çünkü evladının yanmaktansa başkasının evladı olarak kalmasına gönlü razı olmuştur. Bu tavrı da ancak gerçek ana ortaya koyar” ifadesini kullanır ve çocuğu gerçek annesine teslim eder.

İşte Sayın Baş’ın, engin feraset ve merhametinin bir göstergesi olarak devleti, milleti ve orduyu sahiplenmesinin gerçek nedeni… (((PROF. DR. HAYDAR BAŞ ETRAFINDA ESTİRİLEN FİTNELER)))


Sayın Baş, dün ve bugün yaşadığı her sıkıntıyı Yüce Allah’ın imtihanı vesilesi olarak gördü ve fakat haklı mücadelesinden sapmadan Hakka ve halka hizmeti ibadet bildi.


Bu çileli hayatın sıkıntıları zaman zaman artarak devam etmiştir. Çileli dönemlerden biri de Onun, Dinler arası diyalog faaliyetlerinin karşısına çıkma dönemine rastlar…


O, Dinler arası diyalogun Müslüman’ın itikadında asla olmayan bir düşünce olduğunu ve bu faaliyetlerin “milli ve dini bütünlüğümüzü” yıkmaya yönelik haçlı batının oyunu olduğunu ilmi bir bakış açısıyla haber verince, diyalogun yerli ve yabancı taşeronları Onun sesini kesmek için olmaz türlü iftira ve karalama kampanyalarını artırdılar. Ama gerek O, gerek yakın arkadaşları, Dinler arası diyalog projesi mademki uluslar arası nitelik taşımaktadır ve arkasında ABD ve Vatikan vardır, o zaman kimleri karşılarına aldıklarını çok iyi bilmekteydiler.

Sayın Baş, ne zaman Bağımsız Türkiye Partisini kurduysa ve Genel Başkanı olsuysa, Onun etrafında estirilen iftira ve karalama kampanyaları daha da hız kazandı. Onun en mahrem aile meselelerinden tutun da yazdığı kitaplara, aldığı ilmi unvanlara varıncaya kadar, tartışma konusu yapıldı...

Sayın Baş’ın ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” projeleriyle “dini ve milli bütünlüğümüzü” savunduğunu görenler, (aslında dinimize ve vatanımıza kast edenler) Sayın Baş’ı hedef tahtasına oturttular. Sayın Baş ve yakın arkadaşlarına ait olan ne kadar kurum ve işletme varsa hepsi yakın takibe alınarak adeta linç girişimlerinde bulundular. Bütün haksız uygulamalara rağmen Sayın Baş ve arkadaşları, hukuk dışı hiçbir hareket sergilemediler.

Diyalog safsatasına ve küresel güçlere taşeronluk edenler, hedeflerine varmak için ne gerekiyorsa yapmaktan kaçınmadıklar.


Milletin kafasına öyle bir fitne yaydılar ki her yerde devlet ve milleti birbirine düşürmeye çalıştılar. Askerle sivil çatışmasını sağlamak için akla hayale gelmez fitne rüzgârları estirmeye çalıştılar. Ancak, hukuk insanı, bilge adam, vatana sevdalı, bayrak aşığı Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve mekânda özünden, kimliğinden taviz vermemiş, milli bütünlüğün tesisi için daima azim ve kararlılıkla yürümesini bilmiştir.TUNALIM...


  Tüm yazılar: 62    Sonraki Sayfa »